Oylarımızla, siyasal tercihlerimize, irademize sahip çıkıyoruz! (((www.kapatmayahayir.com)))
5/4/2008 -Kategori: Siyaset
Oylarımızla, siyasal tercihlerimize, irademize sahip çıkıyoruz!
Türkiye bir kez daha, “üç kişiyi idam ederek güzel bir sistem kurmak”la övünen elitist anlayışın tehdidi altındadır.
Türkiye, halkın tercihleri ile seçkinlerin korku siyaseti arasında, kapatılan 26 partiye bir yenisi daha eklenmeye çalışılarak kıskaca alınmak istenmektedir.
Seçmenin %47'sinin desteğini alan bir siyasal parti, kendini halkın, demokratik işleyişin, hukukun üstünde gören seçkinlerin korkularına kurban edilip, kapatılmak istenmektedir.
Siyasi tercihimiz ne olursa olsun Türkiye'nin geleceğini karartmak isteyenlere dur diyelim.
Hangi partiye oy vermiş olursak olalım; düşüncesinden, siyasi tercihinden dolayı siyasi partilerin kapatılmasına karşı çıkalım.
Oylarımıza, siyasal tercihlerimize, halkın iradesine sahip çıkalım.
Türkiye bu ayıbı bir daha yaşamasın.
Biz kimiz?
Biz bu ülkeyi çok seven, çıkan her huzursuzlukta yüreği yanan kişileriz.
Biz, Türkiye'nin geniş ufkunun kısır görüşlerle heba edilmemesi gerektiğine inananlarız.
Biz, her rüzgârda yön değiştiren ve haklının değil de güçlünün yanında yer alanlardan sıkılmış kişileriz.
kapatmayahayir.com'u milletin ortak hislerine tercüman olmak için bir grup arkadaş hayata geçirdik.
Şimdi çok kişiyiz…
Ve her imza ile sayımız büyüyor.
Peki, ne istiyoruz?
Ayak oyunlarıyla milletin iradesinin heba edilmemesini istiyoruz.
Seçmenin %47'sinin tercihini alan, ülkeyi 6 yıldır yöneten bir partinin kapatılmak istenmesine hayır diyoruz.
Siyasi tercihimiz ne olursa olsun Türkiye'nin geleceğini karartmak isteyenlere dur diyoruz.
Basit bir şey talep ediyoruz.
Oylarımıza, siyasal tercihlerimize, halkın iradesine sahip çıkalım.
Hedefimiz ise 1.000.000 imza.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
"Bunlar, Türkiye'yi Nişantaşı'ndan ibaret zanneden 40 bin kişilik, içinde benim ailemin de olduğu beyaz Türkler. 65 milyonluk Türkiye'yi görmüyorlar; çünkü belirli bir azınlığın ve dinozorların son çığlıkları bunlar."
16/12/2007 -Kategori: Siyaset
Cemil İpekçi'den Piyanist Fazıl Say'a sert yanıt!
"Bizim Türkiye rüyalarımız öldü. İslamcılar kazandı, biz yüzde 30, onlar yüzde 70. Başka bir ülkeye taşınmayı düşünüyorum." diyen piyanist Fazıl Say'a tepkiler sürüyor.
Sanatçıya en sert eleştiri ünlü modacı Cemil İpekçi'den geldi. İşgal yıllarında bile kimsenin Türkiye'yi terk etmediğini belirten İpekçi, ilginç bir tespitte bulunuyor: "Fazıl Say'ı tanırım, çok şeker bir insan; ama 'onlar' ne demek? 'Onlar' dediğin çoğunluk, yüzde 70 oy alıyor. Nasıl böyle bir ayrım yaparsın? Bunlar, Türkiye'yi Nişantaşı'ndan ibaret zanneden 40 bin kişilik, içinde benim ailemin de olduğu beyaz Türkler. 65 milyonluk Türkiye'yi görmüyorlar; çünkü belirli bir azınlığın ve dinozorların son çığlıkları bunlar."
İnsanların korku çemberine sokulduğunu belirten Cemil İpekçi, Türkiye'de işlerin belli bir azınlığın isteklerine göre yürüyemeyeceğini vurguluyor. Üniversitelerdeki başörtüsü yasağını da anlamsız bulan İpekçi, "Kıyafet kanunu bir Mao'nun Çin'inde olmuş, bir de bizde. Dünyanın hiçbir yerinde böyle şey yok." ifadesini kullanıyor. Türbanın kadını özgürleştirdiğini anlattıktan sonra yakın tarihe atıf yapıyor: "Ben 60 yaşındayım, bizi düne kadar 'komünizm gelecek' diye korkuttular, şimdi 'İran oluruz' diye korkutuyorlar. Kadın olsaydım 'sırf protesto olsun diye' türban takardım."
Fazıl Say'ın böyle bir şey söylediğine inanmak istemeyen İpekçi, bir sanatçıya sarf ettiği bu cümleleri yakıştırmıyor. Hangi sebepten olursa olsun ülkenin terk edilemeyeceğine dikkat çeken ünlü modacı, Kurtuluş Savaşı'mıza atıfta bulunarak, "İşgal altındaydı bu ülke, insanlar terk etti mi? inançlarda ve düşüncelerde aynı olmayabiliriz; ama ülkeyi 'terk etme' ifadesini kullanmak çok ağır." diyor. Türkiye yerine Batı'yı adres gösterenlere, "Yasak yok, kim nerede mutlu olacaksa orada yaşasın." diyen İpekçi, Türkiye'de işlerin belirli bir azınlığın isteğine göre yürüyemeyeceğini de söylüyor.
Türbanın Türk kadınını özgürleştirdiğini düşünen ünlü modacı, kadın üzerine bir kimlik oluşturamayan geçmişteki politikaları da eleştiriyor. Türbanın kadına kimlik kazandırdığını belirten İpekçi, "Benim türbanı savunmam ondan. Çünkü daha evvel kadınlar türbanı takmıyordu. Belki başını sadece örtüyordu. Ataerkil aile yapısından dolayı sokağa çıkamıyordu. Şimdi kadın, türbanla birlikte haklarını savunmasını öğrendi. Bir bakıyorsunuz türbanlıların yüzde 80'i okumuş, lisan, dünya ekonomisi biliyor. Başı açıkların çoğu Rolex saatten; evine Moldovalı hizmetçi geldi, gittiden başka bir şey konuşmuyor. " diyor.
Türbanın sadece üniversitede değil tüm kamu kuruluşlarında serbest olmasını isteyen Cemil İpekçi şöyle konuşuyor: "Bırakın üniversitelerde serbest olmasını, kamuda da serbest olmalı. Kamuda çalışana böyle böyle giyineceksin demek ne kadar doğru? Kıyafet kanunu bir Mao'nun Çin'inde olmuş, bir de bizde. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok."
Ünlü modacı, Abdullah Gül'ün, cumhurbaşkanı olmasını ise şöyle değerlendiriyor: "Abdullah Gül, karısının başörtüsüyle değil, kendi beyniyle ülkeyi idare ediyor. Siz oturup 'bize yakışıyor mu?' diyebilirsiniz. Bu hükümet, 5 yıl önce güllük gülistanlık bir ülke devralmadı. Bir faciayı devraldı. Bugün, çok mutluyum; çünkü Abdullah Gül'ün yerinde durduğu yok. "
Zaman
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Leman'dan kimse böyle bir TÜRBAN karikatürü beklemezdi... Ters köşeye yatıran karikatür.
28/11/2007 -Kategori: Siyaset
Ödülünü almak üzere kürsüye gelen öğrenciye, büyük bir asker postalının 'Küüt' diye tekme atması şeklinde tasvir edilen karikatür, 'Bir Genç Kızın Gözyaşları' başlığıyla sunuldu.

ınternethaber.com
Yorum (5) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Sanatçı, fıkrayı anlattıktan sonra öyle bir laf eder ki, Türkiye'de yer yerinden oynar: "Evet sevgili dinleyicilerim. Bugün bütün dünyayı aynı soru meşgul etmektedir: İnsanlara mı inanacağız, yoksa eşeklere mi?"
26/11/2007 -Kategori: Tarih
"Evet sevgili dinleyicilerim. Bugün bütün dünyayı aynı soru meşgul etmektedir: İnsanlara mı inanacağız, yoksa eşeklere mi?"
Tarih: 6 Aralık 1942 Amerika, Japon savaş uçaklarının yerle bir ettiği Pearl Harbor baskınında ölenleri birinci yıldönümünde anmaya hazırlanmaktadır.
O gün çok ünlü bir sanatçı Amerika'nın Sesi Radyosu'ndan Türkiye'ye hitaben bir konuşma yapacaktır. Amerika'da Türkiye'ye yönelik radyo yayınları yeni başladığından, özellikle Türkler'in sevgisini kazanmış bir sanatçı programa konuk edilmişti.
Programın başında konuk sanatçıya katılımından dolayı teşekkür eden spiker "dostlarımıza ve sizi sevenlere ne söyleyeceksiniz" diye sorunca, "ilk fırsatta onları mutlaka ziyaret edeceğim" karşılığını alır.
Bu yanıttan memnun olan spiker, "Sizi Türkiye'de görmek istemeyecek tek kişi tahmin edemiyorum" der.
Radyo programına konuk olan sanatçı, "Bir hikaye anlatmak istiyorum" der. Bütün ömrümde işittiğim hikayelerin en güzeli ve en hoşu.
Bu bir Nasrettin Hoca hikayesidir"!!! Nasrettin Hoca'nın adını duyan dinleyiciler daha da sokulurlar radyoya. Konuk başlar fıkrayı anlatmaya: "Bir gün Hoca evinde oturup kahvesini içerken, komşusu odun kesmek için ormana gideceğini ve eşeğini birkaç saat için ödünç vermesini ister. Hoca, 'eşeğim yok, çocukla pazara gitti' diye yanıt verdiği sırada, gerçekte ahırda olan eşeği anırmaya başlar. Komşu; 'Be Hoca, sen sakalından utanmıyor musun? Ne diye yalan söyledin, işte eşek ahırda!' deyince, Hoca, 'Bana mı inanacaksın, yoksa eşeğe mi?' karşılığını verir.
" Bitmedi!.. Sanatçı, fıkrayı anlattıktan sonra öyle bir laf eder ki, Türkiye'de yer yerinden oynar: "Evet sevgili dinleyicilerim. Bugün bütün dünyayı aynı soru meşgul etmektedir: İnsanlara mı inanacağız, yoksa eşeklere mi?"
Aynı günlerde Amerika'dan ülkesine dönmüş olan gazeteci Ahmet Emin Yalman çalıştığı Vatan gazetesinin iki aylığına kapatıldığını duyar. Nedeni, gazetenin sanatçının konuşmasını yayınlamış olmasıdır.
İstanbul'daki Naziler gazetenin kapatılması için vampir dişlerini gösterirler. Ne de olsa taptıkları ve Türkiye'de hayranları da bulunan biricik führerleri Hitler "eşek" yerine konmuştur!..
Vatan gazetesinde yer alan haberde sanatçının Hitler'le alay ettiği filminden bir fotoğrafı da yayınlanır! Radyo programında Türkiye'ye seslenen ünlü sanatçı bir yemek sırasında Ara Güler'e yan yana getirilip fotoğrafları çekilmesi önerilen sanatçıların ilki olan Şarlo, yani Charlie Chaplin'dir! Chaplin, "Hayatımın Hikayesi" adlı kitabında anımsadığı oyuncakları şöyle anlatır:
"Üzerinde bulutların üstündeki melekleri betimleyen yuvarlak ve küçük müzik kutumuzdan hoşlanırken, bir yandan da onu şaşkınlıkla izlerdim. Bana sahip olma duygusunu tattırdığı için çingenelerden altı penny'e aldığımız oyuncak sandalyemi çok severdim.
" Nasrettin Hoca'nın hikayelerinde karşılaştığımız bir oyuncak vardır: Düdük. Basında parayı verenin öttürdüğü düdük sesi olmamalı diyerek son sözümüzü söylüyoruz: Yaşasın Cumhuriyet!..
Sunay Akın
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
"Sessizce yasımızı tutamadan, sessizce dualarımızı edemeden siyasi sloganlarınız, intikam isteyen çığlıklarınız, düşmanlığı artıracak ölçüsüz tepkilerinizle yine hamasetin, siyasetin dibine vurdunuz!"
26/11/2007 -Kategori: Siyaset
Genç Siviller Rahatsız!
Sessizce yasımızı tutamadan, sessizce dualarımızı edemeden siyasi sloganlarınız, intikam isteyen çığlıklarınız, düşmanlığı artıracak ölçüsüz tepkilerinizle yine hamasetin, siyasetin dibine vurdunuz!
Yas tutmayı, vakur durmayı, itidali elden bırakmamayı, sağduyulu davranmayı yine beceremediniz!
Size inanmıyoruz!
Onları gerçekten sevseydiniz, hamaset dolu cümleleriniz samimi olsaydı önce 19 yaşında gençlerin 3 aylık eğitimlerle çatışmalara gönderilmelerine isyan ederdiniz!
Onları gerçekten düşünseydiniz, onları hayatlarına gerçekten kıymet verseydiniz bütçeden aslan payını alan silahlı kuvvetlerin bir ay içinde bu kadar büyük kayıplar vermesini sorgular, bu kayıplar için üzerlerine vazife olmayan her konuda açıklama yapan askeri yetkililerden acılı aileler adına hesap sorma cesaretini gösterirdiniz!
Onlar umurunuzda olsaydı, sekiz askerin nasıl olupda kaçıralabildiğini, o askerlerin akıbetleri hakkında yapılan çelişkili açıklamaları, siyasi konularda geceyarısı açıklama yapan askeri yetkililerin saatlerce kamuoyundan bu gerçeği saklamalarını eleştirilebilir, havanda su dövmek yerine sorumluları istifaya çağırma basiretini gösterebilirdiniz!
Daha birkaç ay öncesine kadar göbeğini kaşıyan adamlar diyerek aşağılanan insanların çocuklarına sahiden kıymet verseydiniz, gencecik ölümleri yaşlanmış siyasetlerinize hayat vermek için kullanmaz, onları ölümleri üzerinden siyaseten yaşadığınız yenilginin rövanşını alma peşine düşmezdiniz!
Onların gerçekten "öldü denilmemesi gereken şehitler" olduğuna inansaydınız, Hrant Dink'i öldüren çapulcu katillerle birlikte adlarını anarak aziz hatıralarını rahatsız etmezdiniz.
Onların annelerinin acılarını gerçekten yüreğinizde hissetseydiniz, sınır ötesi operasyon, savaş naraları atarak başka annelerin acıları üzerinden bedeller ödeme yeminleri etmezdiniz.
Gerçekten vatanınızı sevseydiniz, evinize bayrak asarak, sokaklarda taşkınlıklar yaparak, ileri geri konuşarak toplumsal barışımızın köküne kibrit suyu dökmezdiniz!
Gerçekten Türkiyenin menfaatlerini düşünseydiniz, Irak bataklığına bizi çekmeye çalışanların apaçık tahriklerine gelmezdiniz!
Gerçekleri merak etseydiniz, sahiden Türkiye için en iyisini isteseydiniz sivil anayasa tartışılırken, Mecliste barış rüzgarları eserken, sivil siyaset güçlenirken şiddetin neden yeniden yükseldiği sorusuna sahici yanıtlar arardınız!
Gerçekten barış ve çözüm isteseydiniz, iktidarlarını şiddetin ve çatışmaların devam etmesi üzerine kuranların siyasetlerine alet olmazdınız.!
Üzerlerinde asker kostümleri olan gencecik siviller öldü yine. Daha hayata tam başlayamadan.
Şimdi Susun! Yasımızı tutalım.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Cevap alamayan öğrenci, gözyaşları içinde yerine otururken, "Sizi Allah'a havale ediyorum" dedi.
26/11/2007 -Kategori: Haber
“Neden hocam, neden ödülümü vermediniz?''
24 Kasım Öğretmenler Günü nedeniyle Adana’nın Kozan İlçesi’nde düzenlenen kutlama etkinliklerinde türban krizi yaşandı. Kompozisyon yarışmasında birinci olan İmam Hatip Lisesi öğrencisi 17 yaşındaki Tevhide Kütük ödülünü almak üzere başında türbanla sahneye çıkınca, Kaymakam Aydın Tetikoğlu ve Garnizon Komutanı Binbaşı Hüseyin Çopur’un uyarısı üzerine indirildi.
İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nce Kozan Belediyesi Tiyatro Salonu’nda düzenlenen törene Kaymakam Aydın Tetikoğlu, Belediye Başkanı Kazım Özgan, Cumhuriyet Savcısı Mahmut Savaşçı, Emniyet Müdürü Murtaza Cuhacıoğlu, Garnizon Komutanı Binbaşı Hüseyin Çopur, İlçe Milli Eğitim Müdürü Mutlu Canbolat, çok sayıda öğretmen ve öğrenci katıldı.
Törende, ilçedeki okullar arasında düzenlenen ‘Öğretmen’ adlı kompozisyon yarışmasında dereceye giren öğrenciler, ödülleri verilmek üzere sahneye çağırıldı. ‘Bir öğretmen olmalı’ başlıklı yazısıyla birinci olan İmam Hatip Lisesi 11-C sınıfı öğrencisi Tevhide Kütük, başında türbanla sahneye çıkınca, ödül vermek üzere sahnede bulunan Kaymakam ve Garnizon Komutanı'nın tepkisiyle karşılaştı. Kaymakam ve komutanının “İndirin onu’ talimatı üzerine sahneden inen Tevhide Kütük, protokolde oturan İlçe Milli Eğitim Müdürü Mutlu Canbolat’ın yanına giderek, “Neden hocam, neden ödülümü vermediniz?'' diye sordu.
Cevap alamayan öğrenci, gözyaşları içinde yerine otururken, “Sizi Allah’a havale ediyorum'' dedi.
Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
"Memleket deli gibi iki kutba ayrıldıysa Baykal falan değil SİZ pek sayın köşeciler SORUMLUSUNUZ!" 'Yazdığınız yüzlerce saçma sapan din düşmanı, halk düşmanı yazı yüzünden!' Yok öyle Baykal’a yüklenip temize çıkmak!
27/7/2007 -Kategori: Siyaset
Bugün Hepimiz Tuğçe Baran'ız!
Neden mi?
Buyurun okuyun son yazısını ve karar verin siz de öyle misiniz, değil misiniz?
Yok öyle zentinyağı gibi üste çıkmak!
Şimdi bütün köşeciler Baykal’a hücum ediyor. Yok iyi yönetememiş, yok politikası iyi değilmiş, yok canavarı zamanında o yaratmış.
Yok öyle şimdi zeytinyağı gibi su üstüne çıkmak!
Memlekette “türbanlılar mı?.. Ay ne kaka” diyen tek Baykalmış gibi..
Memleket deli gibi ki kutba ayrıldıysa Baykal falan değil SİZ pek sayın köşeciler SORUMLUSUNUZ!
Yazdığınız yüzlerce saçma sapan din düşmanı, halk düşmanı yazı yüzünden.
Yarattığınız monşer, elit havası yüzünden.
Bir biz biliriz, halk bilmez, salak bunlar havası yüzünden.
Baş örtülüye geri zekalı, namaz kılana yobaz, soyunmak istemeyen gerici dediğiniz için.
Siyaset yapmanın TEK sizin “sade” hakkınız olduğunu düşünüp “ama örtülerini siyasal simge yapıyorlaaaar” gibi ne idüğü belirsiz iddialar üretip, (bana siyasal simge olmayan tek bir şey söyleyin?) “sakin olun yahu, bırakın istedikleri gibi örtünsünler” diyenlere de “işbirlikçi, demokrasi adına şuursuzluk eden romantik geri zekalılar” muamelesi yaptığınız için.
Yok öyle Baykal’a yüklenip temize çıkmak!
“Yok yani ben hakikaten etrafımda türban reklamını bırak türbanlı falan BİLE görmek istemiyorum” diyebilecek kadar şuursuzlaştığınız için. (Türkiye’nin yüzde yetmişi kapalı ulan!)
Üniversitelerdeki kanuni ayrımcılık hiç umurunuzda olmaz hatta bunu haklı bulurken topu topu 25 tane mi ne tesettür oteli var ve oraya açıkları almıyorlar diye ki alanlar var- bunu memleketin en büyük ayrımcılığı olarak gördüğünüz için.
AKP’li dediğin “göbeğini kaşıyan, kıllı, fanilalı, ebleh” insanlardır diyecek kadar edepsizleştiğiniz için.
AKP’li olmasın da MHP’li olsun, GP’li, gerekirse Saadet Partili olsun diyecek kadar müptezel olduğunuz için..
Sabah akşam, gece gündüz yılın 365 günü Melih Gökçek yazdığınız için.
Yalan yanlış testis haberleri yüzünden.
Evet bunlar yüzünden, itici, gülünç ve inandırıcılıktan uzak olduğunuz için AKP yüzde 48 oyla başımıza geçti.
H H H
Bekir Coşkun efendi etrafında AKP’ye oy vereceğini söyleyen tek kişiye rastlamamışmış. Ay pek şaşırmışmış!
Kendi pek muhterem gazetesinde çalışan en az ON kişi tanıyorum AKP’ye oy veren! Üstelik Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun’a inat! Yeni de değil. 3 aydır AKP’ye oy vereceklerini söyleyip duruyorlardı. Şoförden, çaycıdan, söz etmiyorum, basbayağı meslektaşlarından söz ediyorum. Kendisi zahmet edip biraz orta ve alt kademede meslektaşlarıyla (tabii AKP’ye oy vermiş olanları meslektaşı addederse) oturup konuşsaydı, hangi fanusta oturuyorsa oradan biraz çıksaydı, “laik eş”, “elit komşu”, “Kemalist ahbap”, “e-çavuş” “türban düşmanı fino” dörtgeninden, beşgeninden çıksaydı görebilirdi bizzat çalıştığı kurumda BİLE kimler var, kimler yok.
Ama yoook! “AKP’li eşittir göbeğini kaşıyan, kıllı tüylü orangutanlardır” diye üretmiş ilkokul bir seviyesinde bir fikirimsi, dört aydır ha bire o tuhaf yaratığı aradığı için göremez tabii ki etrafındaki AKP çemberini.
Hiç öyle Deniz Baykal’ı günah keçisi yapıp Rodos’lara falan yüzmeye yollamaya kalkmayın.
Sandınız ki ettiğiniz hakaretlerden bir tek hakaretlerinizin hedefi etkilenecek. Sandınız ki “pis Türbanlı” dediğiniz zaman bir tek başı kapalılar sinirlenecek, üzülecek.
Sandınız ki bikiniyle denize giren insanlar otomatik CHP’lidir ve yanındakine yapılan hakaretlerden etkilenmeyecek.
Bu yüzde 48’in yüzde 25-30’u gerçek AKP’liden geldiyse geri kalanı da komşusuna edilen hakaretlerden rahatsız olandan geldi, bunu da bilesiniz..
Hiç Baykal’a falan suçu atmayın. Kendi ellerinizle yaptınız.
Tuğçe Baran / Vatan
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
"Aylardır burada davul çalıyoruz, davul... Perşembenin gelişi çarşambadan kabak gibi ortadaydı... Ama, birilerine şirin görünmek için beş yüz bin kişilik mitingi şişire şişire bir buçuk milyon kişiye çıkaranlar utanmadılar."
27/7/2007 -Kategori: Siyaset
Engin Ardıç halktan kopuk köşe yazarlarına tabir-i caizse 'ayar verdi..'
"Aylardır burada davul çalıyoruz, davul...
Perşembenin gelişi çarşambadan kabak gibi ortadaydı..."
Şiştiniz mi düdük makarnaları?..
Sözüm politikacılara değil, bazı gazetecilere... Politikacıya seçmen vurmuş, bir de biz vurmayalım.
Fakat aziz ve değerli meslekdaşlarımıza iki çift sözümüz olacak artık.
Aylardır burada davul çalıyoruz, davul... Perşembenin gelişi çarşambadan kabak gibi ortadaydı... Ama, birilerine şirin görünmek için beş yüz bin kişilik mitingi şişire şişire bir buçuk milyon kişiye çıkaranlar utanmadılar.
Hiç öyle “demedim mi nazlı yarim ben sana” gibi çıtkırıldım başlıklara gerek yok. “Türk basını bu sınavda geçer not alamamıştır, sınıfta kalmıştır” falan gibi laf dolambaçlarına da gerek yok.
Türk basınının bir kesimi, bu seçim kampanyasında son derece rezil, aşağılık, utanç verici bir tutum sergilemiştir!
Ama her zaman yaptığı gibi işi pişkinliğe ve yüzsüzlüğe vuracak, örneğin çok kişinin Tarhan Erdem’den özür dilemek aklına bile gelmeyecektir. “İstifa müessesesini” kendileri için hiç akıllarına getirmeden Deniz Baykal’i istifaya davet edenler de olacaktır. (Pazartesi sabahı gazetelere baktım, olmuş vallahi.)
Kimisi de lafı kıvırtacak, “aslında ben CHP-MHP koalisyonu istemedim ki, ‘farzeyleyelim’ dedim” dümenine yatacaktır.
Kimileri bönlükten düştüler bu duruma, kimileri düpedüz amigoluk gayretinden.
Arada, oyunu bir gün ona bir gün buna vererek herkese mavi boncuk dağıtan, üç erkeği idare eden oynak kadın gibi hem iktidarı, hem muhalefeti, hem de patronu idare edenler de görüldü.
Bönler, kendini solcu sayan ama “cahil halk kime oy vereceğini bilemez” kafasında gidenlerdi. Bunlar “AKP yüzde yirmiyi geçemez” diyerek önce kendi kendileriyle çelişkiye düşüyorlardı, çünkü “kalkınmadan pay alamayan halk artık uyanmıştı!”
Kıytırık kırk okuyucusuyla kamuoyu oluşturduğunu sanan, oturduğu yerden memleket yönetenler vardı... Zırvalarıyla seçmen etkilediğini sananlar vardı...
Akıl almaz, inanılmaz zavallılık örnekleri sergilendi.
“23 Temmuz sabahı Deniz Baykal başbakan, isterseniz bu yazımı kesip saklayın” diyen bile gördük.
Bir arkadaş, “moraran, sararan, sarsılan olabilir” diyordu. Okuyucuya ayıp olmasın diye ben topladım, bu kelimelerin herbirini tek satır yapmıştı. (Fikri Akyüz’ün böyle yazanlar için çok sevimli bir önerisi var. Diyor ki, “madem bu arkadaşlar böyle her kelimeyi tek satır yaparak yazı şişirip köşe dolduruyorlar, çalıştıkları gazetenin muhasebe servisi de bunlara maaşlarını bir lira, beş lira, on lira şeklinde bozuk olarak versin, uğraşsınlar bakalım!...”)
Bir başkasına göre, CHP oy patlaması yapacaktı.
Bunu nereden mi çıkarmıştı? Ali Şen’e sormuştu!
Çünkü “Ali Şen bu işleri bilirdi”... Fenerbahçe’nin efsanevi başkanı Ali Şen’in tahminleri hep doğru çıkarmış...
“AKP ile CHP arasındaki puan farkı kapanacak gibi görünüyor” yazarak bu farkı kapatabileceklerini sananlar da gördük, “CHP, Deniz Baykal’ın bile beklemediği bir oy patlaması yapacak gibi görünüyor” yazıp lafı elinde patlayanlar da... Çünkü, “cumhuriyet mitinglerini CHP doğru okumuştu”... Fakat o mitinglerin yapıldığı İstanbul ve Ankara’da AKP kazanmıştı, artık o kadarcık da olurdu! “Göbeğini kaşıyan ayılar” kime oy vereceklerini gene bilememişlerdi. Karşıdevrimciler, ne olacak...
Kendileri sallıyorlar, kendileri inanıyorlardı. İyi yalan söylemenin önşartı, uydurduğu yalana önce kendisi inanmaktı.
Sandıkta sürpriz pişiyor, moraran, sararan, sarsılan olabilir... Ha?
Kimin morardığını görmesi için aynaya bakması yeterlidir.
“İçi kan ağlaya ağlaya oyunu CHP’ye veren” arkadaşlar da, kanamayı durduracak bir tamponu uygun bir yerlerine tıkmışlardır sanırım.
Ama onlar büyük gazetecidir, ben küçük gazeteciyim.
Engin Ardıç / Akşam
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
" Marksist de olabilirdim, dindar olmayı seçtim. Eşim içki içerdi, o içkiyi bıraktı; ben de örtündüm... " 'Tuhaflık, "Dindar insanlar,mükemmel olmak zorundadır" beklentisi. Böyle bir şey yok...' 'Ayşe Arman Ayşe Böhürler röportajı..'
27/7/2007 -Kategori: Roportaj
Ayşe ARMAN
Siz şeytan değilsiniz biz de melek değiliz
Yeni Şafak yazarı sosyolog Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Müslüman kesimde erkeklerin Sibel Can’dan etkilendiğini yazdı.
Bunun üzerine Sibel Can olayı doğruladı, daha doğrusu üzerine atladı, "Evet, onların rol modeliyim" dedi. O andan itibaren ortalıkta farklı bir kıpırdanma gözlendi. İtiraz edenler, destekleyenler, farklı tespitler ileri sürenler. Haliyle İslami kesimin kadın beğenisi konusunda sosyolojik tespitler kondu ortaya. Ben de gittim, fırsattan istifade her zaman ilgimi çeken bu konuyu Kanal 7’nin önde gelen yönetmenlerinden gazeteci Ayşe Böhürler’le (43) konuştum. Doğrusunu söylemek gerekirse, komplekssizliği, sorulara verdiği cevaplardaki rahatlığı, diken üstünde olmaması, çok hoşuma gitti. Her şeyi tartışabileceğimizi, konuşabileceğimizi gördüm. Ve bir kere daha anladım ki, genelleme yapmak doğru bir şey değil. Örtünenlerin hepsine türbanlı demek mümkün değil, hepsinin örtünme sebebi farklı: Kimisi babası yüzünden, kimisi kendi isteğiyle, kimisi çevre baskısı, kimisi geleneksel yaşam tarzı öyle gerektirdiği için. Tek ve toptan açıklamalara karşı Ayşe Böhürler. Müslüman erkeklerin tercihleri konusunda da öyle düşünüyor.
Sınıflandırmayı "Bazı erkekler" diye yapmayı tercih ediyor. Akıllı kadın. Ben de ona hak veriyorum...
Öykünüz nerede ne zaman başladı?
- Ailem Nevşehir Ürgüplü, ben Kayseri doğumluyum. İlkokuldan sonra İstanbul’a geldim. Erenköy Kız Lisesi’ni bitirdim. İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik okudum. Evlendim, çocuklarım oldu. 11 yıldır Kanal 7’de yönetmenlik yapıyorum. AKP Merkez Karar Yürütme Kurulu üyesiyim.
Ne zaman örtündünüz?
- 21 yaşında. Üniversiteyi yeni bitirmiştim.
Bir gün, öyle ansızın mı?..
- Sayılmaz. Başörtüsü konusunda, daha önce de gelgitlerim olmuştu. Lise 1’de de örtünmeyi denedim. Beceremedim. O zamanlar örtü, çok marjinal bir şeydi. Kimse örtmüyordu başını. Herkes yazlığa gidiyor, ben sap gibi kalıyordum. Zaten reaksiyoner bir karardı. Vazgeçtim. Ama üniversiteyi bitince, tekrar bir hamle yaptım.
Anneniz?
- Annem, örtülü bir Anadolu kadını. Ama örtüyü teşvik eden birisi asla değildi. Zaten ailem, itiraz etti. Abilerim çalışma hayatım ve geleceğim açısından, bu kararın beni çok zorlayacağını söyledi.
İnsan neden örtünmeyi ister ya da siz neden istediniz?
- Bu sizin eğiliminiz, arayışlarınız. Biz 12 Eylül öncesi çocuklarıyız, hepimizde var bu: Bir yere tutunmak, sorularımıza cevap bulmak...
Eşiniz?
- Eşimin bu işle alakası yok. O zaten dini kökenli birisi değildi. Kendisi Marksist kökenlidir. Ama 12 Eylül sonrası, onun da bir dindarlaşma süreci oldu. "Biz bunu kendimize bir hayat tarzı olarak seçelim" dedik, "Daha İslami, daha dindar bir hayat tarzı." Marksist de olabilirdim, dindar olmayı seçtim. Eşim içki içerdi, o içkiyi bıraktı; ben de örtündüm...
21 yıl başı açık dolaşmak, sonra kapanmak... Bu nasıl bir şeydir?
- Zor bir şeydir. Bir kere, insanın alışkanlıklarından vazgeçmesi zor. Başörtüsü taktığınız anda kıyafetleriniz bile, ister istemez başkalaşıyor. Mesela örtündüktün sonra, fark ettim ki gardırobum pantolon dolu, oysa etek giymem gerekiyor. Yeni bir tarz oluşturmak hiç kolay değil. İnsan bocalıyor. Fakat an geliyor şöyle diyorsunuz, "Bu benim seçimim, ben daha dindar bir hayat seçiyorum..."
"Dindar bir hayat tarzı"yla tam olarak neyi kastediyorsunuz?
- Günlük hayatınızı namazlarınıza göre planlıyorsunuz. İnsanlarla ilişkilerinizde daha itinalı oluyorsunuz. Ahlaki anlamda her şeye biraz daha dikkat ediyorsunuz...
Bütün bunlar örtünmeden yapılamıyor mu?
- Yapılır. Nitekim, yapılıyor da. Ama örtü, sizi bir anlamda tamamlayan şey gibi...
İsterseniz vazgeçebilir misiniz?
- Elbette. Ama ben bunun dinin bir emri olduğunu düşündüğüm için vazgeçmek istemiyorum.
GÖNÜLLÜ BAŞTAN ÇIKIŞ
21 yıl sonra hayatınızda ne tür değişiklikler oldu?
- Nereden başlayayım ki anlatmaya? İçkili restoranlara gitmemeye başladım. Bikinili, mayolu denize giremez oldum.
Şimdi nasıl giriyorsunuz?
- Çok nadiren giriyorum. Hatta hiç girmiyorum.
Bu, size tuhaf gelmiyor mu?
- Geliyor. Ama yapacak bir şey yok. Ben bir tercih kullandım. Gerekirse denizden mahrum kalırım.
Elbiseyle girmek...
- Yok, o bana göre değil. Özel havuzumuz da olmadığına göre, yüzme kavramı hayatımdan tamamen çıktı. Önceleri
rüyamda yüzdüğümü filan görüyordum. Şimdi o da kalmadı.
Başka?
- Önceden gece kulübü olmasa bile, müzikli yerlere giderdim, şimdi gidemiyorum. Örtülü biriyseniz, o tür ortamlar size hitap etmiyor.
Desenize, insanı birdenbire yaşlandıran bir şey!
- Alakası yok. Kendinize başka tür mutluluk kaynakları buluyorsunuz...
Peki, erkeklerin bakışı değişiyor mu?
- Evet, erkeklerin size bakacağı bir formdan kendinizi çıkarmış oluyorsunuz.
Bu, üzücü olsa gerek...
- Tam tersine. Onlarla birlikte çalışıyorsunuz, tartışıyorsunuz, konuşuyorsunuz ama aranıza daha bir mesafe girmiş oluyor.
Artık arzu nesnesi olmaktan çıkıyorsunuz.
- Elbette.
Bir kadın bunu nasıl ister, hiç anlamıyorum! Hepimiz karşı cins tarafından beğenilmek isteriz...
- Bir dine inanıyorsanız, o dinin kurallarına ve ilkelerine de inanıyorsunuz. Allah öyle emretmiş. Ben olaya böyle bakıyorum. Benimki gönüllü bir baştan çıkış...
Bir kadın örtülü olabilir, buna rağmen kocası dışında başka erkekler onu arzulayabilir, o zaman ne olacak?
- Bu tür şeyler tarih boyunca olmuştur, olacaktır da. Ama tekrar ediyorum ben Allah’a ve onun getirdiği dinin ilkelerine inanıyorum ve onu uyguluyorum. Ve şunu karşıyım: Hem örtünüp hem de kendini çok beğendirecek hale getirmek. Çünkü örtünmenin mantığıyla zıt. Ama bu sizin görünümünüzü önemsememeniz, çirkin olmanız anlamına gelmiyor. Benim de estetik kaygılarım var. Yine de "Herkes bana baksın" gibisinden pembe bir başörtüsü takmam...
YATARKEN DE BAŞINIZI ÖRTÜYOR MUSUNUZ?
Batılı gazeteciler, size en çok ne soruyor?
- "Yatarken de başınızı örtüyor musunuz?"
Siz ne diyorsunuz?
- Ne diyeyim, gülüyorum ve "Hayır!" diyorum. Bu soru sekmez, hep sorarlar. Geçenlerde RTL röportaja gelmişti, canlı yayın yapıyoruz, reji masasının oradayız. Muhabir, birden en ciddi haliyle şu soruyu sormasın mı: "Başörtüyle nasıl reji yapıyorsunuz?" O zaman da kahkaha attım. Örtü, başımıza yapışmış bir şey değil ki. Dahası reji ve montaj yapmakla başörtüsü ne alaka...
TELEVOLE’YE KARŞI GIYBET FOREVER
Dindar kesimde bir "Sibel Can merakı" tespiti oldu. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Türkiye’de bin bir çeşit erkek var. Hepsinin farklı tercihleri var, elbette Sibel Can tipinde etine dolgun kadınları beğenenler de olacaktır. Ben bunda bir tuhaflık görmüyorum. Tuhaflık, "Dindar insanlar, mükemmel olmak zorundadır" beklentisi. Böyle bir şey yok...
Yani dindar-mindar, erkek, erkektir öyle mi?
- Tabii ki öyle. Biz sadece dindar erkeklerin, zaaflarıyla, hatalarıyla uğraştıklarını ve daha ahlaklı olduklarını düşünüyoruz...
Hoppala!
- Peki umuyoruz diyelim! Gerçekten öyleler mi bilmiyoruz.
Dindar kesim, televole kültürünü neden reddetmiyor?
- Çünkü eğlenceli. Gıybet Forever. Gıybet diye bir tanım var biliyorsunuz...
Hayır bilmiyorum, nedir o?
- Dedikodunun biraz daha dini tanımı. Dini olarak birisini çekiştirmek haram. Ahlaki olarak da yasaklanmış bir şey. Ama herkes sever. Biz de Televole’lere rakip olarak "Gıybet Forever" isimli bir program yapalım diye espri yapıyorduk. İronik bir şey tabii. "Yeşil sosyete" diye bir tanımlama vardır ya, bizim kesimin sosyetesi, işte onların bilinmeyen özel hayatlarını ekrana getirmek. Evde yemek yapıyorlar mı filan. Hatta demosunu bile hazırladım. Ama tehlikeli bulundu...
Yani dindar insanlar da dedikodu sever...
- Ee onlar da insan, sevmezler mi? Bütün hatalar, zaaflar onların da başında var. Sizde olan her şey, bizde de var. Siz şeytan değilsiniz biz de melek değiliz! "Her dindar ahlaklıdır" diye bir iddiada bulunamayız. Şöyle problemler var: Anne baba bilinçli bir seçimle, dini bir hayat seçmiş diyelim. Bu, çocukları da seçecek anlamına gelmiyor. Çocuklar örtünmek istemiyor. Aile ise onları zorluyor. Bu da çeşitli sorunlara yol açıyor...
Demek dindar kesimdeki "sapma" lens takıp Sibel Can’a benzemekten ibaret değil...
- Değil tabii.
Sosyete merakı, marka merakı, kürtaj...
- Bu tür şeyler de yok değil. İnsanın başörtülü olması, zaaflarına engel değil ki. Başının örtülü olması, ahlaklı olmasının tek göstergesi de değil. Biz olsun istiyoruz o ayrı...
Evli bir adamla imam nikahı kıyarak sevişmek, Allah’ı kandırmak değil mi?
- Elbette. Kendinizle çelişirsiniz. En büyük zararı kendinize verirsiniz.
Ee peki neden herkes sizin gibi çıkıp söylemiyor, "Bunlar da bizim ikiyüzlülüklerimiz" demiyor?
- İslami kesim, özellikle kadın meselesinde özeleştiri yapmaya kendini kapatmış. Bunun kendisine zarar vereceğini düşünüyor. Ben öyle düşünmüyorum.
Şöyle kızlar görüyorum, itiraz ettiğim için değil, tespit olarak söylüyorum: Başlarında örtüler var ama kolları açık, bacaklar açık, çorap yok. Eve giderken muhtemelen üzerlerine bir hırka alıp kollarını örtüyorlar....
- Başörtüsü içsel bir şey, inanmadan örtünemezsiniz. Bu bir bilinç hali. Bu sözünü ettiğiniz gençler, göçle birlikte Anadolu’dan gelen ailelerin kızları. Aileler, kızların namusunu korumak için başörtüsü takmalarını talep ediyor. Bunun tabii dinle alakası olmadığı gibi namusla da yok...
Yani örtünmek, namus korumak için yeterli değil.
- Değil tabii. Ama bu, örtülüler namussuz demek değil.
Elbette. Ama örtüsüzler de namussuz demek değil!
- O da değil. Biz sadece örtülülerin daha namuslu olmalarını bekleriz...
Biz de herkesin namuslu olmasını bekleriz! "Örtülülerin daha namuslu olmasını bekleriz" derken, üstünlük taslıyormuşsunuz gibi duruyor...
- Yok hayır. Benim iman olarak, inanç olarak, kapalı insanlara yeğleyeceğim bir sürü başı açık arkadaşım var....
KOCAMLA FLÖRT EDEREK EVLENDİM
Kocanızla flört ettiniz mi?
- Elbette ettim. Ondan sonra evlendim.
Çocuklarınızın nasıl evlenmesini istersiniz?
- Kendi hayat kurallarını kendileri koysunlar, diyeceğim bu. Ben onlara değerleri öğretiyorum. Ahlaklı insanlar olmalarını istiyorum. Yalan söylemeyen, insanları aldatmayan, hile yapmayan. Gerisi onlara kalmış. Örtünmeleri de gerekmiyor.
Bunda samimi misiniz?
- Samimiyim. Çünkü mutlu olmalarını istiyorum. İnsan, hayatta kendi tercih ettiği şeyleri yapmazsa mutlu olmaz. Bense onların, bağımsız ve mutlu karakterler olmalarını istiyorum.
YARIM YAMALAK DİNDAR
Sizde liberaller, tutucular, modernler, anti- modernler, ateistler var. Biz de dağınığız. Bir tarafta yarım yamalak dindarlar var, bir tarafta tasavvufi ekolleri benimseyenler var, bir tarafta benim gibi serseri serbest mayınlar var, bir tarafta birtakım cemaatlere mensup olanlar var, bir tarafta bütün bunlarla alakası olmayan sosyo ekonomik durum gereği dindar görünenler var. Bütün bu farklılar içinde, ortak bir şey bulmak çok mümkün değil. "Neysen o ol ve ortaya koy" gibi bir tanımı bu ülke için oluşturmak hiç kolay değil.
Fotoğraflar: Kutup DALGAKIRAN