' Mustafa Kemal Atatürk / Biyografi '
17/3/2007 -Kategori: Biyografi
1881:
Selanik'te doğdu.
1893:
Askeri Rüştiye'ye girdi ve Kemal adını aldı.
1895:
Selanik Askeri Rüştiyesi'ni bitirdi, Manastır Askeri İdadisi'ne girdi.
13 Mart 1899 :
İstanbul Harp Okulu Piyade sınıfına girdi.
1902:
Harp Akademisi'ne girdi ve burada gazete çıkardı.
11 Ocak 1905 :
Harp Akademisi'ni Yüzbaşı olarak bitirdi, Şam'a 5. Ordu'nun 30. Süvari Alayı'nda staj yapmak için atandı.
Ekim 1906 :
Şam'da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurdu. Şam'da topçu stajını yaptı ve Kolağası oldu
23 Temmuz 1908 :
Meşrutiyet'in ilan edilmesi için çalışmaları.
31 Mart 1909 :
31 Mart ihtilalinde Hareket Ordusu Kurmay Subayı olarak çalıştı.
13 Eylül 1911 :
Mustafa Kemal, İstanbul'a Genelkurmay'a naklen atandı.
1911 Kasım 27:
Mustafa Kemal, Binbaşılığa yükseldi.
9 Ocak 1912 :
Mustafa Kemal, Trablusgarp'ta Tobruk saldırısını yönetti.
27 Ekim1913:
Mustafa Kemal, Sofya Ateşemiliterliği'ne atandı.
1 Mart 1914 :
Mustafa Kemal, Yarbaylığa yükseltildi.
2 Şubat 1915 :
Mustafa Kemal, Tekirdağı'nda 19. Tümeni kurdu.
25 Şubat 1915 :
Mustafa Kemal'in Maydos'a gidişi.
25 Nisan 1915:
Mustafa Kemal, Arıburnu'nda İtilaf Devletleri'ne karşı koydu.
1 Haziran 1915 :
Mustafa Kemal'in Albaylığa yükselişi.
9 Ağustos 1915 :
Mustafa Kemal, Anafartalar Grup Komutanlığı'na atandı.
10 Ağustos 1915 :
Mustafa Kemal, Anafartalar'dan düşmanı geri attı.
1 Nisan 1916 :
Mustafa Kemal'in Tuğgeneralliğe yükselişi.
6 Ağustos 1916 :
Mustafa Kemal, Bitlis ve Muş'u düşman elinden kurtardı.
20 Eylül 1917 :
Mustafa Kemal, memleketin ve ordunun durumunu açıklayan raporunu yazdı.
Ekim 1917 :
Mustafa Kemal, İstanbul'a döndü.
26 Ekim 1918 :
Mustafa Kemal, Halep'in kuzeyinde bugünkü sınırlarımız üzerinde düşman saldırılarını durdurdu.
31 Ekim 1918 :
Mustafa Kemal'in Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'na atanması.
13 Kasım 1918:
Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'nın kaldırılması ve Mustafa Kemal'in İstanbul'a dönüşü.
30 Nisan 1919:
Mustafa Kemal'in Erzurum'da bulunan 9. Ordu Müfettişliği'ne atanması.
1919 Mayıs 16:
Mustafa Kemal, Bandırma vapuruyla İstanbul'dan ayrıldı.
19 Mayıs 1919 :
Mustafa Kemal, Samsun'a çıktı.
15 Haziran 1919:
Mustafa Kemal, 3. Ordu Müfettişi ünvanını aldı.
21 Haziran 1919 :
Mustafa Kemal, Ulusal Güçleri Sivas Kongresi'ne çağırdı.
8 / 9 Temmuz 1919 :
Mustafa Kemal, askerlikten çekildi.
23 Temmuz 1919 :
Mustafa Kemal'in başkanlığı altında Erzurum Kongresi'nin toplanması ve bir Temsil Kurulu seçerek dağılması.
4 Eylül 1919 :
Mustafa Kemal'in başkanlığı altında Sivas Kongresi'nin toplanması.
11 Eylül 1919 :
Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti Heyet Temsiliyesi Başkanlığı'na saçildi.
22 Ekim 1919 :
Amasya Protokolü'nün imzalanması.
7 Kasım 1919 :
Mustafa Kemal, Erzurum'dan milletvekili seçildi.
27 Aralık 1919 :
Mustafa Kemal, Heyeti Temsiliye'yle birlikte Ankara'ya geldi.
20 Mart 1920 :
İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından ele geçirilmesi, Mustafa Kemal'in protestosu, Ankara'da yeni bir Millet Meclisi toplama girişimi.
19 Mart 1920 :
Mustafa Kemal tarafından Ankara'da üstün yetkiyi taşıyan bir Millet Meclisi toplanması hakkında illere duyuruda bulunulması.
23 Nisan 1920 :
Mustafa Kemal, Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açtı.
24 Nisan1920 :
Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi Başkanı seçildi.
5 Mayıs 1920:
Mustafa Kemal'in başkanlığında ilk Hükümet'in toplantısı.
11 Mayıs 1920 :
Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti tarafından ölüm cezasına çarptırıldı.
24 Mayıs 1920:
Mustafa Kemal'in cezası Padişah tarafından onaylandı.
9 / 10 Ocak 1920 :
Birinci İnönü Savaşı.
20 Ocak 1921:
İlk Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa) Kanunu'nun esas maddelerinin kabulü.
30 Mart / 1 Nisan 1921 :
İkinci İnönü Savaşı.
10 Mayıs 1921 :
Mustafa Kemal tarafından Büyük Millet Meclisi'nde Anadola ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu'nun kurulması ve Mustafa Kemal'in Grup Başkanlığı'na seçilmesi.
5 Ağustos 1921 :
Mustafa Kemal'e Başkumandanlık görevinin verilmesi.
22 Ağustus 1921 :
Mustafa Kemal'in yönetiminde Sakarya Meydan Savaşı'nın başlaması.
13 Eylül 1921 :
Sakarya Meydan Savaşı'nın kazanılması.
19 Eylül 1921 :
Mustafa Kemal'e Mareşallik rütbesinin verilmesi ve Mustafa Kemal'in Gazi ünvanını alması.
26 Ağustos 1922 :
Gazi Mustafa Kemal'in Kocatepe'den Büyük Taarruz'u yönetmesi.
30 Ağustos 1922 :
Gazi Mustafa Kemal'in Dumlupınar Başkumandanlık Meydan Savaşı'nı kazanması.
1 Eylül 1922:
Gazi Mustafa Kemal'in: "Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir, İleri !" emrini vermesi.
9 Eylül 1922 :
Türk Ordusu'nun İzmir'e girmesi.
10 Eylül 1922:
Gazi Mustafa Kemal'in İzmir'e gelişi.
11 Ekim 1922 :
Mudanya Mütarekesi'nin imzalanması.
1 Kasım 1922 :
Gazi Mustafa Kemal'in önerisi üzerine saltanatın kaldırılması.
29 Ocak 1923 :
Gazi Mustafa Kemal'in Latife Hanım'la evlenmesi.
24 Temmuz 1923 :
Lozan Antlaşması'nın imzalanması.
9 Ağustos 1923 :
Gazi Mustafa Kemal'in Halk Fırkası'nı kurması.
11 Ağustos 1923 :
Gazi Mustafa Kemal'in 2. Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na seçilmesi.
29 Ekim 1923 :
Cumhuriyet'in ilan edilmesi.
29 Ekim1923 :
Gazi Mustafa Kemal'in ilk Cumhurbaşkanı olması.
1 Mart1924:
Gazi Mustafa Kemal'in Büyük Millet Meclisi'nde Halifeliği kaldırması ve öğretimin birleştirilmesi hakkında açış nutkunu söylemesi.
3 Mart 1924 :
Hilafetin kaldırılması, öğrenimin birleştirilmesi, Şer'iyeve Evkaf Vekaletiyle (Bakanlığıyla), Erkanıharbiyei Umumiye Vekaletinin kaldırılması hakkındaki yasaların Büyük Millet Meclisi'nce kabul edilmesi.
20 Nisan 1924:
Türkiye Cumhuriyeti Teşkilatı Esasiye (Anayasa) Kanunu'nun kabul edilmesi.
17 Şubat 1925 :
Aşarın kaldırılması.
24 Ağustos 1925 :
Gazi Mustafa Kemal'in ilk defa Kastamonu'da şapka giymesi.
25 Kasım 1925 :
Şapka Kanunu'nun Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilmesi.
30 Kasım 1925 :
Tekkelerin kapatılması hakkındaki kanunun kabulü.
26 Aralık 1925 :
Uluslararası takvim ve saatin kabulü.
17 Şubat 1926 :
Türk Medeni Kanunu'nun kabulü.
1 Temmuz 1927:
Gazi Mustafa Kemal'in Cumhurbaşkanı sıfatı ile ilk kez İstanbul'a gitmesi.
15 / 20 Ekim 1927 :
Gazi Mustafa Kemal'in Cumhuriyet Halk Partisi 2. Kurultayı'nda tarihi Büyük Nutku'nu söylemesi.
1 Kasım1927 :
Gazi Mustafa Kemal'in 2. Kez Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesi.
9 Ağustos 1928 :
Gazi Mustafa Kemal'in Sarayburnu'nda Türk harfleri hakkındaki nutkunu söylemesi.
3 Kasım 1928 :
Türk Harfleri Kanunu'nun Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilmesi.
15 Nisan 1931 :
Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Tarih Kurumu'nun kurulması.
4 Mayıs 1931 :
Gazi Mustafa Kemal'in 3.kez Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesi.
12 Temmuz 1932 :
Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Dil Kurumu'nun kurulması.
29 Ekim 1933 :
Gazi Mustafa Kemal'in Cumhuriyet'in 10. Yıldönümünde tarihi nutkunu söylemesi.
24 Kasım 1934 :
Gazi Mustafa Kemal'e Büyük Millet Meclisi tarafından ATATÜRK soyadının verilmesi kanununun kabul edilmesi.
1 Mart 1935:
Atatürk'ün 4. kez Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesi.
1 Mayıs 1937:
Atatürk'ün çiftliklerini Hazine'ye ve taşınamaz mallarını da Ankara Belediyesi'ne bağışlaması.
31 Mart 1938 :
Atatürk'ün hastalığı hakkında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'nin ilk resmi duyurusu.
15 Eylül 1938 :
Atatürk'ün vasiyetnamesini yazması.
16 Ekim 1938 :
Atatürk'ün hastalık durumu hakkında günlük resmi duyuruların yayınına başlanması.
10 Kasım 1938:
Atatürk'ün ölümü. (Perşembe, saat: 09.05)
21 Kasım 1938 :
Atatürk'ün cenazesinin Etnoğrafya Müzesi'ndeki Geçici Kabre konulması.
10 Kasım 1953 : Anıt-kabir'e nakledilmesi.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
' Mehmet Akif Ersoy / Biyoğrafi '
16/3/2007 -Kategori: Biyografi
Mehmet Akif Ersoy Mehmed Akif, şiirlerinde ve makalelerinde insanların eğitilmesi üzerinde duran bir insandı. Bu anlamda Kur’an’ın da sadece okunmayıp anlaşılması salık veriyordu.
İstiklâl Marşı’mızın şairi Mehmed Akif Ersoy, eğitime çok önem ve değer veren birisiydi. Cemaleddin-i Afganî ve onun talebesi olan Mısırlı âlim Muhammed Abduh’un fikirleri, Mehmed Akif’in dikkatini çeker. Cemaleddin-i Afganî, ihtilâl yoluyla değişiklik yapılmasından yana idi. Muhammed Abduh ise İslâm âleminin ancak eğitim ve ıslahat yoluyla kalkınacağına inanıyordu. Akif, Muhammed Abduh’un düşüncelerini daha makul buldu. Çünkü eğitimsizliğin, yıllardan beri başımıza ne büyük belâlar açtığını biliyordu. Bir şiirinde; “Gidelim bir yere, hatta şu bizim Sudan’a / Yeni bir medrese te’sis edelim urbana / Daha üç beş de faziletli mücahid bulalım / Nesli tehbib ile i’lâ ile meşgul olalım” demiştir. O, insanların eğitim almasını, özellikle çocuklarımızın okutulmasını çok istiyordu. Kendi ülkemizde, kendi evlâdımızın, gözümüzün içine baka baka yabancı okullarda okuyarak elimizden kaçmasını hazmedemiyordu. Sırat-ı Müstakim dergisinde yazdığı “Yabancı Okullar Meselesi” isimli bir yazıda bu meseleyi şöyle ele alır: “Yabancı okullar meselesi Biz ne hamiyetsiz adamlar, ne vazifesiz babalarız ki, mevcut mekteplerimizi işe yarar bir hâle getirmek yahut yeniden adamakıllı müesseseler yapmak tarafına hiç yanaşmıyoruz da istikbalimizi teşkil edecek ciğerparelerimizin terbiyesini, o istikbalin hayalinden bile ürken birtakım yabancılara bırakıyoruz! Zengin, orta halli ve züğürt, elhasıl hepimiz mektepsizlikten, hepimiz maarifsizlikten şikâyet ediyoruz. Fakat hiçbirimiz bu derdin çaresini bulmak istemiyoruz. Yedi bacanak gidiyorlarmış, saatlerce süren sükût canlarını sıkmış. “Bir adam olsa da lâf etsek!” demişler… Biz de tıpkı böyleyiz. Milyonlarca herif bir yere toplanmışız. “Ah bir hayır sahibi çıksa da çocuklarımız için mektep açsa!” diyoruz.” Okula ve eğitime duyulan ihtiyaç ortadaydı. Bu ihtiyaç, Akif’ten önce var olduğu gibi, Akif’ten sonra da var olmuştur. Bugün aynı şeye ihtiyaç duymuyor muyuz? Hâlâ insanımızın eğitimsizliğinden dem vurmuyor muyuz? Hâlâ kız çocuklarımızı okutup okutmamayı tartışmıyor muyuz? Batı’ya ilim tahsili için giden çocuklarımız, bir baltaya sap olamamışlar, üstelik kendi kimliklerini de unutmuşlardı. Aynı teşebbüs Rusya için de denenmişti. Rusya’ya giden nesil de başka bir kimliğe bürünmüştü. Akif, aslı bir vaaz olan “Süleymaniye Kürsüsü’nde” isimli şiirinin bir yerinde bu konuyu şöyle dile getirir: “Kızımın iffeti batmakta rezilin gözüne / Acırım tükrüğe billâhi tükürsem yüzüne / Demiş olsaydı eğer: Kızlara mektep lâzım / Şu kadar vermelisin, kahrolayım kaçmazdım / Din için, millet için iş görecek alçağa bak / Dini paymâl edecek, milleti Ruslaştıracak / Bunu Moskof da yapar, şimdi rıza gösterelim / Başka bir marifetin varsa haber ver, görelim.”
Yine Sırat-ı Müstakim dergisinde çıkan, “Gelecek Nesillerin Eğitimi Nasıl Olmalı?” isimli bir başka yazıda, eğitim meselesini şöyle ele alır: “Çocuklarımıza kendi terbiyemizi vermeye kalkışırsak cinayet işlemiş oluruz. (Burada “kendi terbiyemiz” sözüyle kastettiği, kendi yaş grubu, kendi kuşağıdır. Yoksa millî manevî terbiyenin dışında bir şey söylemiyor.) İlmi, doğrudan doğruya Peygamberimiz’den öğrenmiş olan Hazreti Ali diyor ki: ‘Ciğerparelerinize yalnız kendi terbiyenizi giydirmeye çalışmayınız. Unutmayınız ki onlar, sizin yaşamakta olduğunuz zamandan başka bir zaman için yaratılmışlardır.’ İçimizde tahsil hayatının ne acıklı bir surette geçip gittiğini hatırlamayan kimse var mı? Malûmat namına kafamıza doldurduğumuz şeylerden ne istifade ettik? Düşünüyorum da, sekiz yaşında ezberlediğim birçok ibareyi ancak otuz yıl sonra anlayabildim! Tabiî on beş yaşlarında iken okuduklarımı anlayabilmeye ömrüm yetmeyecek!” ONU-BUNU ÇEKİŞTİRMEYİ HİÇ SEVMEZDİ Akif, iman abidesi bir şahsiyetti. O, sadece Müslüman olduğunu söyleyen bir insan değil, dinin emirlerine uyan bir insandı. Dinî ilimleri çok iyi bilirdi. Dinî meseleler, onun karakter tahlili arasında çok önemli bir yer tutar. Din, Akif için vazgeçilmez bir unsurdur. Bu duygu yüklü, hoşgörü timsali şahsiyet, dinine saldırı söz konusu olduğunda son derece sert ve haşin bir hâl alırdı. Bu hassasiyeti yüzünden Tevfik Fikret’le de yollarını ayırmıştı. Akif, onu-bunu çekiştirmeyi hiç sevmez, bu tür insanlarla da dost olmazdı. Yakın arkadaşı Mithat Cemal Kuntay, Akif’in Fikret’le ilk tanışmasını şöyle anlatır: “Akif, Fikret’le ilk kez Darülfünun’da (İstanbul Üniversitesi’nde) görüştü. Meşrutiyet’te ikisi de orada hocaydı. Akif’e; ‘Sende nasıl bir izlenim bıraktı Fikret?’ dedim. Akif, ‘Sevemedim bu adamı.’ dedi. Nedenini de anlattı: ‘Benim gibi ilk görüştüğü adama, yirmi senelik arkadaşlarını çekiştirdi...’ Bu tuhafıma gitti. İnanmayacaktım: Fakat Akif söylüyordu, istemeye istemeye inandım. Aradan birkaç sene geçti (...) Fikret’i ilk defa görüyordum. Ve ilk defa gördüğüm Fikret, bana da yirmi senelik arkadaşlarını çekiştiriyordu. (...) Bu doğrulanan arkadaş faslından sonra Akif, artık Fikret’in ismini bir daha ağzına almadı. Fikret’in ‘Tarih-i Kadim’ adlı eseri ortaya çıktıktan sonra ise: ‘Bu adam Peygamberime sövdü. Babama sövse affederdim; fakat Peygamberim’e sövmeyi ölürüm de hazmetmem.’ dedi.” HAKSIZLIĞA TAHAMMÜL EDEMEZDİ Mehmed Akif’in en karakteristik özelliklerinden biri de haksızlığa tahammül edememesidir. Şu hatıra, onun bu konuda ne kadar hassas olduğunu göstermesi bakımından anlamlıdır: 1911 yılı başlarında Baytarlık Dairesi, kâtiplik için imtihan açar ve kazanan bir genç, işe alınır. Mehmed Akif daha önce tanımadığı, fakat zeki ve kabiliyetli bulduğu bu gençle ilgilenir, ona yardım eder; Mülkiye’ye devam etmesi için yarım gün izin verir... Akif’in bu alâkasından, onun genci daha önce tanıdığı ve ona imtihanda yardım ettiği neticesini çıkaranlar, çocuğun işine son verirler. Olayı ve nedenini birkaç gün sonra öğrenen Akif, derhal istifa ederek, daireden ayrılır... Genç geri alınır ve ricalar sonucu Akif de vazifesine döner. O GERÇEK BİR DOSTTU Akif, dostlarına karşı çok vefalıydı. Birisini dost edindi mi, ömür boyu bu dostluğu devam ederdi. Cemal Kuntay, bu konudaki bir hatırasını şöyle nakleder: “Mehmed Akif, Baytar Mektebi’nde birlikte okudukları ve sevdiği arkadaşı İslimyeli Hasan Tahsin Bey ile karşılıklı sözleşmişler ve hayatta kalanın, daha önce ölenin ailesine bakacağına dair söz vermişlerdi. Hasan Bey, Edirne Baytar Müfettişi bulunduğu sırada 1910 yılında vefat edince, Akif Bey -daima olduğu gibi- sözünde durarak, merhumun üç çocuğunun bakımını üzerine almıştı.” Akif’in oğlu olan Emin Ersoy, hatıralarında, bu çocuklardan biri olan Süheyla hakkında şunları söyler: “Babamın, Süheyla Hanım isminde bir manevî evlâdı da ablalarım ile birlikte Ankara’ya gelmişti. Bu kızcağızı küçüklüğümde öz hemşirem sanırdım. Süheyla Hanım’ın pederi ölmüş, babam da bu çocuğu evimize almış, onun tahsil ve terbiyesi ile bizzat alâkadar olmuş, neticede Süheyla ablam, öğretmen okulunu tamamladıktan sonra ayrıca üniversiteyi de bitirmişti. Ben alfabeyi ve ilk tahsilimi ondan öğrendim. Süheyla ablam, babamın manevî evlâdıydı ve Ankara’da gelin oldu. Babam onu daha sonra, Balıkesir milletvekili seçilen Hayreddin Karan Bey’le evlendirdi.” AKİF, SÖZÜNÜN ERİYDİ Akif, sözünün eriydi. Bu, onun en belirgin özelliğiydi. Fatin Gökmen’in yaşadığı olay, bu konuda fikir vermek için yeterlidir: “Ben Vaniköyü’nde oturuyordum. Kendisi de Beylerbeyi’nde… Bir gün öğle yemeğini bende yemeyi kararlaştırmıştık. Öğleden bir saat evvel bana gelecekti. O gün öyle yağmurlu bir hava oldu ki her tarafı sel götürdü. Merhum yürümeyi severdi. Bu havada karadan gelemeyeceğini düşündüm. Normal zamandan biraz önce gelen vapurdan çıkmadı, diğer vapur bir buçuk saat sonra gelecekti. Yakın komşulardan birine gittim. Vapur gelmeden döneceğimi de hizmetçiye söyledim. Yağmur devam ediyordu. Vaktinde evime döndüm, bir de ne işiteyim, bu arada sırılsıklam bir hâlde gelmiş, beni evde bulamayınca, hizmetçi ne kadar ısrar ettiyse de durmamış, ‘Selâm söyle’ demiş, o yağmurda dönmüş gitmiş! Ertesi gün kendisini gördüm. Vaziyeti anlatarak özür dilemek istedim, dinlemedi. ‘Bir söz, ya ölüm veya ona yakın bir felâketle yerine getirilmezse mazur görülebilir.’ dedi. Benimle tam altı ay konuşmadı.”
Mehmed Akif, Sırat-ı Müstakim’de bizzat kaleme aldığı yazılarının birinde Lehistanlı bir Müslüman’ın İstanbul’da çocuğunu emanet edecek bir okul bulamayışını anlatır.
Herkese çocuğu için mektep soran Lehistanlı adamın hikâyesi
Müslümanlığın ilme karşı pek hürmetli, pek müsaadeli davrandığını isbat etmek, bunun aksini iddia eden hasmını susturmak için merhûm Şeyh Muhammed Abduh bir eserinde şöyle diyor: “Cizvit, Frer, Amerikan mekteplerinde yüzlerce Müslüman çocuğu görebilirsiniz. Halbuki bu müesseselerin hepsi, husûsiyle Cizvitlerinki bir din mektebidir, pek âlâ. Bana dershanelerini her millete açık tutan bir dinî Müslüman mektebi gösterebilir misiniz ki içinde tek bir Hıristiyan şakird bulunsun? Hıristiyan talebeye ancak hükûmetin açtığı mekteplerde tesadüf olunabilir ki buna da sebep bu gibi resmî mekteplerde tedrisatın din esası üzerine müesses olmamasıdır.” Şeyh merhûmun sözleri maatteessüf pek doğru. Maatteessüf diyoruz çünki milliyeti, diyaneti hakkında henüz hiçbir telakkisi, hiçbir fikri olmayan ma’sûm evlâdını papazların eline teslim etmek mülâhazadan, hisden azıcık nasibi olan bir baba için isteye isteye yapılır bir hareket olmasa gerektir. Biz ne hamiyetsiz adamlar, ne vazifesiz babalarız ki mevcûd mekteplerimizi işe yarar bir hale getirmek yahud yeniden adam akıllı müesseseler yapmak tarafına hiç yanaşmıyoruz da istikbalimizi teşkil edecek ciğer-parelerimizin terbiyesini o istikbalin hayalinden bile ürken birtakım yabancılara bırakıyoruz. Zengin, orta halli, züğürt, elhasıl hepimiz mektepsizlikten, hepimiz maarifsizlikten şikayet ediyoruz; fakat hiçbirimiz bu derdin çaresini bulmak istemiyoruz. Yedi bacanak gidiyorlarmış, saatlerce süren sükût canlarını sıkmış, ‘Bir adam olsa da laf etsek!’ demişler... Biz de tıpkı böyleyiz: Milyonlarca herif bir yere toplanmışız. “Ah bir sâhib-i hayır çıksa da çocuklarımız için mektep açsa!” diyoruz. Bizde pek garib, bununla beraber pek fena bir tabiat var: Mes’ûliyeti hepimize birden râci olması lâzım gelen yolsuzlukları, hataları ağız dolusu, sahife dolusu muaheze etmekle vazifemizi edâ eylemiş oluyoruz; şu hey’et-i ictimâiyeyi teşkil eden efraddan biri bulunmak itibarıyle meydandaki fenalıklardan kendimizin de mes’ûl olduğumuzu hiç hatırlamıyoruz. Memleketimize bir şeref teveccüh ederse her birimiz en büyük hisseyi nefsine ayırmak istiyor; milletin şanını, haysiyetini lekeleyen ictimâî maskaralıkların töhmetini ise hiçbirimiz yanına yaklaştırmıyor! Bir de bakıyorum, vazife perverliği, fedâkârlığı dâima başkalarından bekliyoruz. “Dostlar şehid, biz gazi!” yağması dört elle sarıldığımız bir düstur. Evvelki akşam muhterem arkadaşım Akçora Yusuf Bey şöyle bir vak’a hikâyet etti: Lehistan Müslümanlarından bir zengin adam geçenlerde İstanbul’a gelmiş. Maksadı hem bu memlekette büyücek bir iş yapmak hem de oğlunu mekteplerimizden birine vermek imiş. Çünki ora cimnazyalarına devam eden çocuğun Ruslaşmasını istemiyormuş. Bu hamiyetli adam evvelâ Mekteb-i Sultanî’ye gitmiş; maksadını dili döndüğü kadar anlatmış. Fakat karşısındakiler bir türlü zavallı adama istediği ma’lûmati verememişler; hatta eline sundukları proğram da Fransızca yazılmış imiş.
Başka bir mektep yok mu, demiş. Robert Kolleji sağlık vermişler, gitmiş. Yanına kattıkları tercüman vasıtasıyle, gezmekte olduğu müessese hakkında malûmat alırken mabede benzer bir yer nazar-ı dikkatini celbet-miş! -Burası nedir? -Kilisedir. Şu kürsüye her hafta bir Protestan papazı çıkarak talebeye vaaz eder. -Vaazi dinlemek mecbûri midir? -Evet, umûm talebe için mecbûridir. -Pek âlâ! Talebe içinde Müslüman yok mu? -Seksen kişi var. -Çok şey! Müslüman çocukları Protestan papazın vaazinda bulunsunlar, hem de mecbûren bulunsunlar ha! Lâkin Rusya mektepleri buradan çok iyi imiş. Onlar Müslüman talebeyi papazların verdiği vaazlarda, din derslerinde hazır bulundurmak şöyle dursun, talebe kendiliğinden girmek istese men ederler. Bunun üzerine adamcağız şu ukdeyi çözmek için hey’et-i idareye içinizde bir Türk olsa da onunla anlaşsak demiş. Kendisine ‘vardır’ cevabını vererek centilmen bir zatın yanına götürmüşler. Bu zat umum talebenin mev’ize günleri mabedde bulunması müessesenin vâkıfı tarafından vaz’edilmiş bir usûl olduğunu, binaenaleyh Müslüman çocukların da bundan istisnâsi kabil olamayacağını söyledikten sonra sırf ahlakî bir zeminde cereyan eden bu mev’izelerden o kadar ürkmek icabetmeyeceğini bildirmiş. Zaten insan, dini mektepte almazmış; büyüdükten, düşüncesi kuvvetlendikten sonra din hakkında bir fikir edinirmiş... Bu mülahazaları dinleyen Lehistanlı kardeşimiz; “İyi ama insanın büyüyünceye kadar bulunacağı muhitler, maruz olacağı telkinler büsbütün tesirsiz mi kalır? Bunların her birinin vicdaniyat üzerinde mühim mühim intibaatı olmaz mı?” demişse de muhatabından “O halde Mekteb-i Sultanîye müracaat ediniz.” sözünden başka cevap alamamış. Şimdi bu adamcağız rast geldiğine çocuğu için bir mektep soruyormuş. Bir Müslüman çocuğuna hem Rusya’daki cimnazlar derecesinde ulûm ve fünûn öğretecek hem de sağlam bir Müslüman terbiyesi verecek bir mektep kimin hatırına gelirse lütfen bize bildirsin!
*** 16 Eylül 1356, 25 Ramazan 1328, Sırat-ı Müstakim, C: 5, s. 59-60, M.Akif Ersoy’un makaleleri, Yard. Doç. Dr. Abdülkerim Abdulkadiroğlu, Nuran Abdülkadiroğlu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay.
Mehmed Âkif’in göz yaşları
Arabistan seyahatinde merhum Mehmed Âkif Ersoy’la beraber bulunan bir arkadaşı anlatıyor: “Çoktan beri memleket havâdisleri alamadığımız için bunalmıştık. “el-Muazzam”daki tren şefi Mısırlı Mahmud, İngiliz’lerin Çanakkale’den kaçtıklarını, hem de bütün iâşe ve çadırlarını almaya bile vakit bulamadan çekilip gittiklerini müjdelediği zaman Âkif sevincinden çıldıracak dereceye gelmişti. Âdeta inanamıyordu. - Sahih mi? Allah aşkına doğru söyleyin muhakkak mı? - Resmî tebligat var efendim. - Yâ Rabbi! Sana binlerce, milyonlarca defa şükürler olsun. Yaşasın arslan ordumuz. Baktım o kahraman Âkif’in gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Sanki dünyalar onun olmuştu. Bin bir tehlike karşısında en küçük bir teessür belirtisi göstermeyen koca Âkif, şimdi mâsum bir çocuk gibi ağlıyordu. O, üzüntüsünü belli etmezdi. Elemini de, sevincini de içine gömerdi. Ancak bu hâdise karşısında kendini tutamadı, gözyaşları dökmeye başladı. Onun bu hâli hepimizi etkiledi. Biz de kendisine iştirak ettik. Âkif hem ağlıyor, hem Allah’a şükrediyordu. O üzüntü içinde ellerini kaldırdı. - Allah’ım! Çanakkale’de dövüşen kahramanları yazmadan canımı alma. Yoksa gözüm arkada kalır, dedi. Derken bize döndü, - Haydi arkadaşlar! Ne duruyorsunuz, kurbanları kesseniz ya, diye bağırdı. Heyhât! O çölde koyun ne gezerdi. Kurbanı bir yana bırakalım, kuraklıktan urban bile bulunmuyordu. “el-Muazzam”, Hicaz Demiryolu’nun tam arkasında yer alan bir çöl istasyonuydu. İstasyonda, başka hiçbir bina yoktu. Ne insan, ne hayvan, ne yeşillik, ne umran… İstasyon memuru artık bize bildiği havadisleri anlatıyordu. Memurun iki karısı vardı. Burada çile dolduruyorlardı. Talihsiz kadınlardan birinin, haftalardan beri dişi ağrıyordu. Diğeri de gebeydi. Akşama, sabaha doğuracaktı. Birisi, bir posta müdürünün kızı, diğeri de Malatyalı bir subayın kerimesiydi. Memurun bize verdiği böyle güzel bir havâdise karşılık biz de ona, âilesine bir iyilik yapalım dedik. Yanımızda diş ilacı vardı. Kâdın, ilacı dişine koyar koymaz ağrısı kesildi. Kadıncağızın gözü açıldı. Teşekkür etmeye başladı. Fakat âilenin durumu perişandı. Odanın her tarafından sefâlet fışkırıyordu. Odada, oturacak bir ot minderden başka bir şey yoktu; ne iskemle, ne masa… Hatta bir çuval bile yok; ne altta, ne üstte!... Dışarıya çıkınca gördüğüm manzarayı Âkif’e anlattım. Tabii ki çok üzüldü. Biraz sonra baktım, Âkif, yirmi sekiz yaşındaki bu zavallı kocayı sîgaya çekmiş, ona durmadan söylenip duruyordu: - Oğlum! Sağlığın yerinde değil, gücün-kuvvetin yok. Kesen ise, kafan gibi bomboş. Neyine gerek, senin iki değil, hatta bir evlenmek! Yazık değil mi bu elin yavrularına. Yiyecek yok, giyecek yok. Yâ hu! Buna bir çare düşünmek de mi yok! - Ne düşüneceğim efendim. Ben de şaşırdım. Yarın, öbür gün büyüğü doğuracak. Ne yapacağım, bilemiyorum. Siz de eski çamaşırlar varsa bâri lütfen veriniz de doğacak çocuğu saralım… Âkif’in yüzünü derin bir üzüntü kaplamıştı. Adamcağızdan ayrıldık. Çadırımıza geldik. Âkif bana, - Arkadaş! Bu kadıncağıza yardım şart. Ortada bir hayat tehlikesi var, dedi. - Ne yapalım? - Gördüğünüz gibi, bunlar büyük bir felâketle karşı karşıya bulunuyorlar. Bir diş ilacı bile bulunmayan bir yerde, yarın doğuracak kadının da, doğacak çocuğun da hayatları tehlikede. Ben şimdi trene atlayayım, Şam’a gideyim. Bunlar için ne gerekiyorsa alıp getireyim. - Aman Âkif! Şam buradan iki gün iki gecelik mesafe. O da, kader yardım eder de -kömür yerine kullanılan- odun yeterse. Şam’a, oradan da buraya, en aşağı beş gün, beş gece bir yolculukta bulunman gerekir.
Hâlbuki aylardan beri çöllerde, deve sırtlarında çalkalana çalkalana geldik. Başlarımızdaki uğultu daha geçmedi. Neye gideceksin? Bu kadar yorgunluktan sonra henüz bir gece bile dinlenmeden. Bu uzun yolculuğa nasıl çıkarsın. - Yorgunluk mesele değil. Ortada bir felâket var. Âh! Yoksulluk, çâresizlik ne zor şeydir, sen bilir misin? Bu vaziyet karşısında benim ciğerlerim parçalandı. Trenle Şam’a gitmek bir şey mi? Tıpış tıpış gider, tıpış tıpış gelirim. Sen, benim yorgunluğumu hiç düşünme! - Mâdem ki, bu zahmete katlanıyorsun seni bu teşebbüsünden alıkoymak istemem. Zâten 15 gün vaktimiz var. Başkumandana buraya geldiğimizi bildirdik. Yine bir emir vermiş olsa bile, hareketimiz için mutlaka 15-20 gün lâzım. Sen gidip gelebilirsin. Fakat bir kundak takımı ile biraz ilaç için bir haftalık yol zahmeti değer mi? Evet, yardım gerekli fakat mazeret önemli. Telgraf çekelim getirtelim. - Hayır hayır! Rica ederim, benim önüme geçme. Kadıncağızın hâli beni çok üzdü. Zahmete girerek, meşakkate katlanarak bu sefâlete çâre bulmak benim için daha zevklidir. - Öyle ise, Allah selâmet versin. - Ertesi gün Âkif, bedevî elbisesini, silahlarını, çadır direğine astı. Aylardan beri heybede limon kabuğu şeklini almış olan fesini başına geçirdi. Örümceklenmiş buruşuk elbisesini bir sünger ıslaklığıyla ütülemiş oldu. Ayakkabılarını, yağ ve ocak isinden icad edilmiş bir boya ile boyamış oldu. Yalnız maşlahını bırakmadı. Onu da kollayarak şöyle bir sırtına attı. Anlaşılan bu maşlah, ona yatak-yorgan vazifesi görecekti. Besmeleyi çekti, yola düzüldü. Hareketinin beşinci günüydü. Tam bir Şam tüccarı gibi yüklerle “el-Muzzzam”a dönüp geldi. Beş gün beş gece yük vagonunda gidip gelmişti. Şehlâ gibi mahmur gözleri uykusuzluktan, yorgunluktan daha fazla mahmurlaşmıştı. Fakat insâni bir görevi yerine getirdiğinden dolayı çok memnundu. Yüzünden neşe ve şetâret akıyordu. Getirdiği şeylere şöyle bir baktım, neler almamıştı ki... Diplomat bir ebeye, bir avuç altın verilip de gönderilseydi, bu eşyaları böyle düzgün ve yerinde alıp getiremezdi. İşin tuhafı, bu eşyalar gelince kadınlar arasında kavga çıktı. Küçüğü, “Yârın, ben de doğuracak olursam bu şeyleri bana kim getirecek! Ne geldiyse yarısı senin, yarısı benim.” diye kadına diretmez mi? Haber gönderdik. Sana da para verelim, dedik. - Hayır, olmaz. Siz gittikten sonra kocam paraları elimden alır, dedi. - Uğraştık, uzlaştırmaya çalıştık. Fakat bir türlü başarılı olamadık. Nihâyet gelen eşyaları ikisinin arasında paylaştırmaktan başka çâre bulamadık. Beş on gün sonra emir de gelmişti. Tabii, kadının doğurmasını beklemeden hareket ettik. Yolda Âkif, benimle latife ediyordu: - Ben görevimi yaptım, nöbetimi savdım. Sıra sendeydi. Ebeliği de sen yapacaktın. - Yâ hu, ben bir kedi bile doğururken, değil yardım, bakmaya cesâret edemem. Bununla beraber, bu eşyayı tedârik konusundaki liyâkatini gördükten sonra, bu ebeliği de yapacağına kanaat getirdim. Zaten doktorluğun da var. - Birader! Ben baytarım. Ama şimdi bir keçiyi bile doğurtabileceğimi zannetmiyorum. Güle güle yollarda vakit geçirdik. Ah, mübarek Âkif. Şehinşahlara boyun eğmeyen Âkif! Sefalet içindeki bir kadına yardım etmek için, altmış derecelik bir sıcaklıkta, kızgın çöllerde aylarca dolaştın. Sonra bir gece bile dinlenmeden, beş gün beş gece eşya vagonlarında yattın.
(Kaynak: Mehmet Âkif, Hayatı, Eserleri ve Yetmiş Muharrirîn Yazıları. Eşref Edip, Âsâr-ı İlmiye Kütüphânesi Neşriyatı, 1357-1989, İst., Aktaran: Dursun Gürlek, Yenidünya Dergisi, Haziran, 2006)
( Zaman / Ailem ) |
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
' Kanunî Sultan Süleyman / Biyoğrafi '
16/3/2007 -Kategori: Biyografi
Kanuni Sultan Süleyman Osmanlı hükümdarları arasında, devletin bürokrasisini oluşturacak kanunlar çıkarmasıyla tanınan Kanuni, hem şair hem de kudretli bir padişahtı. Osmanlı, onun döneminde geniş bir alana yayılmıştı.
Osmanlı Devleti’nin onuncu padişahı olan Kanunî Sultan Süleyman, 46 yıl süren padişahlığı süresince Orta Avrupa’dan Akdeniz’e, İran’dan Kuzey Afrika’ya kadar büyük bir coğrafyayı hâkimiyet altına almış, saltanatı sırasında Osmanlı Devleti’ne en parlak dönemini yaşatmıştır. Askerî ve siyasi dehasının yanında edebi yönü de çok kuvvetli olan bu Osmanlı padişahı zamanında Osmanlı Devleti hemen her alanda Batı’ya üstünlüğünü kabul ettirmiştir. Yaptıkları sayfalara sığmayacak bu büyük kahramanın hayat kitabından size birkaç yaprak sunmak istiyoruz:
BİZ SENİ UYANIK BİLİRDİK! Kanunî Sultan Süleyman devrinde bir gün İstanbul’un kenar semtlerinden birinde oturan yaşlı bir kadın, saray görevlilerine gelerek padişahın huzuruna çıkmak istediğini bildirir. Kadının bu isteğini hemen sultana ileten saray görevlileri sultandan onay alınca onu sultanın karşısına çıkarırlar. Yaşlı hanım, sultana evinin hırsızlar tarafından soyulduğunu söyler ve hırsızların bir an önce yakalanmasını ister. Padişah, kadının söylediklerini can kulağıyla dinledikten sonra: -Bre hanım, bu ne kadar derin uyku ki evin soyuluyor da duymuyorsun? der. Kadın gayet sakin ve rahat bir şekilde şöyle cevap verir: -Padişahım! Kusura bakmayın, biz sizi uyanık bilirdik, onun için evimizde rahat uyuyorduk! Bu cevap üzerine Kanunî utanarak: -Haklısın, der ve kadının çalınan mallarının bedelini kendi şahsi malından öder.
KANUNÎ SULTAN SÜLEYMAN VE KARINCA İstanbul’da güneşli bir günün sabahında Topkapı Sarayı’nın avlusunda bulunan Has Oda’nın kapısı açıldı. Uzun boylu genç bir adam arka bahçeye doğru ilerliyordu. Bu kişi, Avrupa’yı titreten, koca Akdeniz’i hâkimiyet altına alan Osmanlı Devleti’nin kudretli hükümdarı Kanunî Sultan Süleyman’dan başkası değildi. Devlet işlerinden vakit buldukça soluklanmak için arka bahçeye çıkar, ağaçları, kuşları, denizi seyrederdi. O gün deniz, ağaçlar bir başka güzeldi, yalnız ağaçlardan birkaç tanesinin yapraklarının buruştuğunu fark etti. Hemen yanlarına yaklaştı ve eliyle tutup incelemeye başladı. Biraz sonra ağaçların neden buruştuklarını anlamıştı. Karıncalar sarmıştı o güzelim dallarını. Aklına bir çözüm yolu geldi. Ağaçları ilaçlatacaktı. Böylece ağaçlar karıncalardan kurtulacak ve rahat bir nefes alacaklardı. Fakat birkaç dakika daha düşününce bu fikrin o kadar da iyi olmadığını anladı. Karıncalar da can taşıyordu, ağaçları ilaçlatırsa onlar ölebilirdi. İşin içinden çıkamayacağını anlayan Kanunî, bu konuyu danışmak için hocası Ebussuud Efendi’yi aramaya koyuldu. Hocasının odasına gitti. Ama hocası odada yoktu. Hemen oracıkta bulduğu kâğıt parçasına kafasına takılan soruyu edebî bir üslupla yazdı ve hocasının rahlesi üzerine bıraktı. Birkaç saat sonra hocası odasına gelmiş ve rahlenin üzerinde el yazısı ile yazılmış kâğıdı görmüştü. Eline hat kalemini alan Ebussuud Efendi, talebesinin soruyu yazdığı kâğıdın altına bir şeyler yazdı ve kâğıdı rahleye bıraktı. Kanunî bir ara tekrar hocasının odasına uğradı. Hocası yine yerinde yoktu; ama rahlenin üzerine bırakmış olduğu kâğıdın üzerine kendi yazısı dışında bir şeylerin daha yazılmış olduğunu gördü. Merakla kâğıdı eline aldı ve okumaya başladı. Yazıyı okuyunca yüzünde bir tebessüm belirdi. Kâğıdın üst kısmında Kanunî’nin hocasına yazdığı sual vardı. Kanunî şöyle diyordu hocasına: Meyve ağaçlarını sarınca karınca
BİR ŞAİR OLARAK KANUNÎ Kanunî Sultan Süleyman, iyi bir devlet adamı olmanın yanında aynı zamanda iyi bir şairdir. Şiirlerinde ‘Muhibbi’ mahlasını kullanırdı. Yazdığı aşk, heyecan, kahramanlık ve tefekkür şiirleriyle Osmanlı padişahları arasında mühim bir değer kazanmış, şairlik yönü en kuvvetli padişah olarak göze çarpmıştır. Hatta kaleme aldığı şu mısralar hâlâ dilden dile dolaşmaktadır: Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi Kanunî, gerek kullandığı edebi dil olsun gerekse kelime haznesinin zenginliğiyle olsun Osmanlı dönemi şairleri arasında müstesna bir yere sahiptir.
KANUNÎ SULTAN SÜLEYMAN Kanunî Sultan Süleyman 27 Nisan 1495 Pazartesi günü Trabzon’da doğmuştur. Babası Yavuz Sultan Selim, annesi Hafsa Hatun’dur. 15 yaşına kadar babası Yavuz Sultan Selim’in yanında kalan Şehzade Süleyman, önce Şarki Karahisar’a oradan da Bolu, kısa bir süre sonra da Kefe Sancakbeyliği’ne tayin edilmiştir (1509). Babası Yavuz Sultan Selim’in ölümü üzerine, 30 Eylül 1520’de 25 yaşındayken Osmanlı tahtına geçmiştir. Kanunî, Belgrad’ın fethi ile Orta Avrupa’nın, şövalyelerin üssü olan Rodos’un zaptıyla da (2 Ocak 1523) Akdeniz hâkimiyetinin kapılarını açmıştır. Osmanlı orduları Avrupa seferinde Macar ordusunu yenerek, Viyana’yı kuşatmıştır. Kanunî Sultan Süleyman, Zigetvar kuşatmasını idare ederken, 7 Eylül 1566 yılında 71 yaşında vefat etmiştir.
( Zaman / Ailem ) |
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
' Yavuz Sultan Selim / Biyoğrafi '
16/3/2007 -Kategori: Biyografi
Yavuz Sultan Selim Yavuz Sultan Selim, “Önümüzde Fahr-i Kâinat Efendimiz yürümekteyken, at üstünde gitmekten hayâ ederim!” diyerek Mısır seferinde, Sina Çölü’nü ordusuyla birlikte yürüyerek geçmiştir.
Osmanlı Devleti’nin dokuzuncu padişahı olan Yavuz Sultan Selim, kısa süren padişahlık dönemine rağmen nice ülkeler fethetmiş, büyük işler başarmış, efsane kahramanlardan biridir. O, bu kısa süre zarfında dönemin iki büyük devletini yıkmış, İslam’ın bayraktarlığını üstlenmiş, halifelik makamının Osmanlı’ya geçmesini sağlamıştır. Yaptıkları sayfalara sığmayacak bu büyük kahramanın hayat kitabından size birkaç yaprak sunmak istiyoruz: YAVUZ SULTAN SELİM’İN KAFTANI Sekiz ay süren Mısır seferi sona ermiş, dönüş yolculuğu başlamıştır. Yavuz Sultan Selim dönüşte hocası Anadolu Kazaskeri İbn-i Kemal’in yanında bulunmaktadır. Hem yol almakta hem de hocasına merak ettiği meseleleri sorup onun ilminden faydalanmaktadır. Ordu ilerlerken bir ara çamurla kaplı bir sahadan geçilir. Bu arada hiç beklenmedik bir hadise olur ve Kemalpaşazade’nin atının ayağı sürçer. Yerden sıçrayan çamurlar Yavuz’un kaftanını kirletir. Herkesin yüreği ağzına gelmiş, ne olacağını birbirine sormaktadır. Büyük âlim Kemalpaşazade ise başını önüne eğmiş, endişeli gözlerle beklemektedir. Koca Yavuz, değerli hocasının edebi ve mahcubiyeti karşısında kızarır ve ilme ne kadar değer verdiğini anlatan şu sözleri söyler: “Hocam üzülmeyiniz! Sizin gibi bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur bizim için bir ziynettir.” Ve kaftanını çıkarıp yaverine uzatırken: “Vasiyetimdir, öldüğüm zaman bu kaftanı sandukamın üzerine sersinler!” diye emir buyurur. Gerçekten de ulu hakanın vasiyeti yerine getirilmiş ve sözü edilen kaftan Yavuz Sultan Selim’in sandukasını süslemiştir. YA SEN BİZİ KİMİNLE SANIRDIN?! Hayatı muhteşem zaferlerle dolu olan Yavuz Sultan Selim, kısa fakat dolu dolu geçen hayatında küçük bir çıbana yenik düşer. Son anlarında yanında Hasan Can vardır. Yavuz, Hasan Can’a sorar: - Hasan bu ne hâl? - Şimdi Allah ile birlikte olma zamanıdır sultanım! Cevap oldukça düşündürücüdür. - Bre Hasan, sen bunca zamandır, bizi kiminle bilirdin?! Yavuz Sultan Selim’in konuşmaya mecali kalmamıştır. Mushaf-ı Şerif’i işaret eder. Hasan Can güzel sesiyle Yasin-i Şerif’e başlar. Okumaya başlamasıyla yüzünde huzurun izleri halelenir. Sonra latif bir tebessüm yayılır etrafa. Koca Sultan belki de ilk kez böyle tebessüm eder dünyaya. ÖNÜMÜZDE FAHR-İ KÂİNAT YÜRÜYOR! Yavuz Sultan Selim, ordusuyla beraber Mısır seferine çıkmıştı. Mısır’ın merkezi Kahire’ye ulaşmak için Sina Çölü’nü geçmek gerekiyordu. Kurak ve çorak bu çölü geçmek neredeyse imkânsız gözüküyordu. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Yavuz, Sina Çölü’nü ordusuyla geçmeye kararlıydı. Ordu içinde bunun imkânsız olduğunu söyleyenler olduysa da onları susturmasını bildi. Sina Çölü’nü geçerken yaşanan şu vaka ibretliktir: Sina Çölü’nde yıllardan beri yağmur yağmamasının verdiği kuraklıkla, müthiş sıcaklık ve kum fırtınası vardır. Çölde ilerlerken Sultan Selim Han, bir ara atından iner. Sultanın ardından tüm devlet adamları da attan iner. Başta Sultan Selim Han ve tüm ordu, kurak ve çorak Sina Çölü’nde yayan yürümektedir. Ordu harap ve bîtab hâle gelmiştir. Fakat Yavuz, büyük bir edeb ve huşu içinde yürümeye devam etmektedir. Sebebi sorulunca; bütün heybet ve azametinden sıyrılıp, sükunet ve edeple şöyle der: “Önümüzde, Fahr-i Kâinat Resûlullah Efendimiz Hazreti Muhammed yürümükteyken, at üstünde gitmekten hayâ ederim!” Yavuz ve ordusu bir hafta gibi kısa bir sürede Sina Çölü’nü geçerek tarihte eşine az rastlanır bir başarıya imza atmışlardır. PARLAYAN KILIÇ Venedik’ten bir elçi gelmiştir. Herkesin cihanı titreten padişahı görmek isteyip de göremediği bir devirdir. Elçi, Koca Sultan’la görüşüp ülkesine geri döner. Ülkedeki üst düzey yöneticiler başta olmak üzere herkes bu heybetli sultanın nasıl birisi olduğunu öğrenmek istemektedir. Elçiye cihan sultanı Yavuz’un nasıl birisi olduğunu sorarlar. - Göremedim, der elçi. Merak ederler: - Huzuruna girdiğin, yanına kadar vardığın hâlde nasıl göremedin? Bunun üzerine elçi şu müthiş itirafta bulunmak zorunda kalır: - Kılıcı öyle parlıyordu ki, yüzüne bakamadım. Kısa sürede Venedik elçisinin bu sözleri Osmanlı Sultanı’nın da kulağına gelir ve haşmetli Sultan şunları söyler: - Paşalarım, der. Osmanlı Devleti’nin kılıcı parladığı müddetçe zalimlerin boynu daima eğik gezecektir. Ama Allah korusun, bu kılıç ne zaman ki kınına girer de paslanmaya başlarsa, işte o zaman kafalar yavaş yavaş dikilir ve bir gün bize yukarıdan bakmaya başlarlar.
YAVUZ SULTAN SELİM Osmanlı sultanlarının dokuzuncusudur. Amasya’da doğdu. Babası II. Bayezid padişah olduktan sonra Trabzon’a vali olarak tayin edildi. 1512’de babasının yerine tahta geçti. İlk seferini Safeviler üzerine yaptı. 1514’te Safevileri Çaldıran Savaşı’nda mağlup etti. İkinci seferini Memlüklülere yapan Yavuz Sultan Selim, onlara karşı Mercidabık ve Ridaniye zaferlerini kazandı. 30 Aralık 1517’de üç büyük din için de önemli olan Kudüs’ü fethetti. Daha sonra yönünü Batı’ya çeviren Yavuz, Batı seferine çıkacağı sırada şirpençe hastalığına yakalandı ve kısa bir süre sonra vefat etti. Naaşı kendi adıyla anılan Fatih’teki caminin avlusundaki türbededir.
( Zaman / Ailem ) |



