" Marksist de olabilirdim, dindar olmayı seçtim. Eşim içki içerd
27/7/2007 -Kategori: Roportaj
Ayşe ARMAN
Siz şeytan değilsiniz biz de melek değiliz
Yeni Şafak yazarı sosyolog Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Müslüman kesimde erkeklerin Sibel Can’dan etkilendiğini yazdı.
Bunun üzerine Sibel Can olayı doğruladı, daha doğrusu üzerine atladı, "Evet, onların rol modeliyim" dedi. O andan itibaren ortalıkta farklı bir kıpırdanma gözlendi. İtiraz edenler, destekleyenler, farklı tespitler ileri sürenler. Haliyle İslami kesimin kadın beğenisi konusunda sosyolojik tespitler kondu ortaya. Ben de gittim, fırsattan istifade her zaman ilgimi çeken bu konuyu Kanal 7’nin önde gelen yönetmenlerinden gazeteci Ayşe Böhürler’le (43) konuştum. Doğrusunu söylemek gerekirse, komplekssizliği, sorulara verdiği cevaplardaki rahatlığı, diken üstünde olmaması, çok hoşuma gitti. Her şeyi tartışabileceğimizi, konuşabileceğimizi gördüm. Ve bir kere daha anladım ki, genelleme yapmak doğru bir şey değil. Örtünenlerin hepsine türbanlı demek mümkün değil, hepsinin örtünme sebebi farklı: Kimisi babası yüzünden, kimisi kendi isteğiyle, kimisi çevre baskısı, kimisi geleneksel yaşam tarzı öyle gerektirdiği için. Tek ve toptan açıklamalara karşı Ayşe Böhürler. Müslüman erkeklerin tercihleri konusunda da öyle düşünüyor.
Sınıflandırmayı "Bazı erkekler" diye yapmayı tercih ediyor. Akıllı kadın. Ben de ona hak veriyorum...
Öykünüz nerede ne zaman başladı?
- Ailem Nevşehir Ürgüplü, ben Kayseri doğumluyum. İlkokuldan sonra İstanbul’a geldim. Erenköy Kız Lisesi’ni bitirdim. İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik okudum. Evlendim, çocuklarım oldu. 11 yıldır Kanal 7’de yönetmenlik yapıyorum. AKP Merkez Karar Yürütme Kurulu üyesiyim.
Ne zaman örtündünüz?
- 21 yaşında. Üniversiteyi yeni bitirmiştim.
Bir gün, öyle ansızın mı?..
- Sayılmaz. Başörtüsü konusunda, daha önce de gelgitlerim olmuştu. Lise 1’de de örtünmeyi denedim. Beceremedim. O zamanlar örtü, çok marjinal bir şeydi. Kimse örtmüyordu başını. Herkes yazlığa gidiyor, ben sap gibi kalıyordum. Zaten reaksiyoner bir karardı. Vazgeçtim. Ama üniversiteyi bitince, tekrar bir hamle yaptım.
Anneniz?
- Annem, örtülü bir Anadolu kadını. Ama örtüyü teşvik eden birisi asla değildi. Zaten ailem, itiraz etti. Abilerim çalışma hayatım ve geleceğim açısından, bu kararın beni çok zorlayacağını söyledi.
İnsan neden örtünmeyi ister ya da siz neden istediniz?
- Bu sizin eğiliminiz, arayışlarınız. Biz 12 Eylül öncesi çocuklarıyız, hepimizde var bu: Bir yere tutunmak, sorularımıza cevap bulmak...
Eşiniz?
- Eşimin bu işle alakası yok. O zaten dini kökenli birisi değildi. Kendisi Marksist kökenlidir. Ama 12 Eylül sonrası, onun da bir dindarlaşma süreci oldu. "Biz bunu kendimize bir hayat tarzı olarak seçelim" dedik, "Daha İslami, daha dindar bir hayat tarzı." Marksist de olabilirdim, dindar olmayı seçtim. Eşim içki içerdi, o içkiyi bıraktı; ben de örtündüm...
21 yıl başı açık dolaşmak, sonra kapanmak... Bu nasıl bir şeydir?
- Zor bir şeydir. Bir kere, insanın alışkanlıklarından vazgeçmesi zor. Başörtüsü taktığınız anda kıyafetleriniz bile, ister istemez başkalaşıyor. Mesela örtündüktün sonra, fark ettim ki gardırobum pantolon dolu, oysa etek giymem gerekiyor. Yeni bir tarz oluşturmak hiç kolay değil. İnsan bocalıyor. Fakat an geliyor şöyle diyorsunuz, "Bu benim seçimim, ben daha dindar bir hayat seçiyorum..."
"Dindar bir hayat tarzı"yla tam olarak neyi kastediyorsunuz?
- Günlük hayatınızı namazlarınıza göre planlıyorsunuz. İnsanlarla ilişkilerinizde daha itinalı oluyorsunuz. Ahlaki anlamda her şeye biraz daha dikkat ediyorsunuz...
Bütün bunlar örtünmeden yapılamıyor mu?
- Yapılır. Nitekim, yapılıyor da. Ama örtü, sizi bir anlamda tamamlayan şey gibi...
İsterseniz vazgeçebilir misiniz?
- Elbette. Ama ben bunun dinin bir emri olduğunu düşündüğüm için vazgeçmek istemiyorum.
GÖNÜLLÜ BAŞTAN ÇIKIŞ
21 yıl sonra hayatınızda ne tür değişiklikler oldu?
- Nereden başlayayım ki anlatmaya? İçkili restoranlara gitmemeye başladım. Bikinili, mayolu denize giremez oldum.
Şimdi nasıl giriyorsunuz?
- Çok nadiren giriyorum. Hatta hiç girmiyorum.
Bu, size tuhaf gelmiyor mu?
- Geliyor. Ama yapacak bir şey yok. Ben bir tercih kullandım. Gerekirse denizden mahrum kalırım.
Elbiseyle girmek...
- Yok, o bana göre değil. Özel havuzumuz da olmadığına göre, yüzme kavramı hayatımdan tamamen çıktı. Önceleri
rüyamda yüzdüğümü filan görüyordum. Şimdi o da kalmadı.
Başka?
- Önceden gece kulübü olmasa bile, müzikli yerlere giderdim, şimdi gidemiyorum. Örtülü biriyseniz, o tür ortamlar size hitap etmiyor.
Desenize, insanı birdenbire yaşlandıran bir şey!
- Alakası yok. Kendinize başka tür mutluluk kaynakları buluyorsunuz...
Peki, erkeklerin bakışı değişiyor mu?
- Evet, erkeklerin size bakacağı bir formdan kendinizi çıkarmış oluyorsunuz.
Bu, üzücü olsa gerek...
- Tam tersine. Onlarla birlikte çalışıyorsunuz, tartışıyorsunuz, konuşuyorsunuz ama aranıza daha bir mesafe girmiş oluyor.
Artık arzu nesnesi olmaktan çıkıyorsunuz.
- Elbette.
Bir kadın bunu nasıl ister, hiç anlamıyorum! Hepimiz karşı cins tarafından beğenilmek isteriz...
- Bir dine inanıyorsanız, o dinin kurallarına ve ilkelerine de inanıyorsunuz. Allah öyle emretmiş. Ben olaya böyle bakıyorum. Benimki gönüllü bir baştan çıkış...
Bir kadın örtülü olabilir, buna rağmen kocası dışında başka erkekler onu arzulayabilir, o zaman ne olacak?
- Bu tür şeyler tarih boyunca olmuştur, olacaktır da. Ama tekrar ediyorum ben Allah’a ve onun getirdiği dinin ilkelerine inanıyorum ve onu uyguluyorum. Ve şunu karşıyım: Hem örtünüp hem de kendini çok beğendirecek hale getirmek. Çünkü örtünmenin mantığıyla zıt. Ama bu sizin görünümünüzü önemsememeniz, çirkin olmanız anlamına gelmiyor. Benim de estetik kaygılarım var. Yine de "Herkes bana baksın" gibisinden pembe bir başörtüsü takmam...
YATARKEN DE BAŞINIZI ÖRTÜYOR MUSUNUZ?
Batılı gazeteciler, size en çok ne soruyor?
- "Yatarken de başınızı örtüyor musunuz?"
Siz ne diyorsunuz?
- Ne diyeyim, gülüyorum ve "Hayır!" diyorum. Bu soru sekmez, hep sorarlar. Geçenlerde RTL röportaja gelmişti, canlı yayın yapıyoruz, reji masasının oradayız. Muhabir, birden en ciddi haliyle şu soruyu sormasın mı: "Başörtüyle nasıl reji yapıyorsunuz?" O zaman da kahkaha attım. Örtü, başımıza yapışmış bir şey değil ki. Dahası reji ve montaj yapmakla başörtüsü ne alaka...
TELEVOLE’YE KARŞI GIYBET FOREVER
Dindar kesimde bir "Sibel Can merakı" tespiti oldu. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Türkiye’de bin bir çeşit erkek var. Hepsinin farklı tercihleri var, elbette Sibel Can tipinde etine dolgun kadınları beğenenler de olacaktır. Ben bunda bir tuhaflık görmüyorum. Tuhaflık, "Dindar insanlar, mükemmel olmak zorundadır" beklentisi. Böyle bir şey yok...
Yani dindar-mindar, erkek, erkektir öyle mi?
- Tabii ki öyle. Biz sadece dindar erkeklerin, zaaflarıyla, hatalarıyla uğraştıklarını ve daha ahlaklı olduklarını düşünüyoruz...
Hoppala!
- Peki umuyoruz diyelim! Gerçekten öyleler mi bilmiyoruz.
Dindar kesim, televole kültürünü neden reddetmiyor?
- Çünkü eğlenceli. Gıybet Forever. Gıybet diye bir tanım var biliyorsunuz...
Hayır bilmiyorum, nedir o?
- Dedikodunun biraz daha dini tanımı. Dini olarak birisini çekiştirmek haram. Ahlaki olarak da yasaklanmış bir şey. Ama herkes sever. Biz de Televole’lere rakip olarak "Gıybet Forever" isimli bir program yapalım diye espri yapıyorduk. İronik bir şey tabii. "Yeşil sosyete" diye bir tanımlama vardır ya, bizim kesimin sosyetesi, işte onların bilinmeyen özel hayatlarını ekrana getirmek. Evde yemek yapıyorlar mı filan. Hatta demosunu bile hazırladım. Ama tehlikeli bulundu...
Yani dindar insanlar da dedikodu sever...
- Ee onlar da insan, sevmezler mi? Bütün hatalar, zaaflar onların da başında var. Sizde olan her şey, bizde de var. Siz şeytan değilsiniz biz de melek değiliz! "Her dindar ahlaklıdır" diye bir iddiada bulunamayız. Şöyle problemler var: Anne baba bilinçli bir seçimle, dini bir hayat seçmiş diyelim. Bu, çocukları da seçecek anlamına gelmiyor. Çocuklar örtünmek istemiyor. Aile ise onları zorluyor. Bu da çeşitli sorunlara yol açıyor...
Demek dindar kesimdeki "sapma" lens takıp Sibel Can’a benzemekten ibaret değil...
- Değil tabii.
Sosyete merakı, marka merakı, kürtaj...
- Bu tür şeyler de yok değil. İnsanın başörtülü olması, zaaflarına engel değil ki. Başının örtülü olması, ahlaklı olmasının tek göstergesi de değil. Biz olsun istiyoruz o ayrı...
Evli bir adamla imam nikahı kıyarak sevişmek, Allah’ı kandırmak değil mi?
- Elbette. Kendinizle çelişirsiniz. En büyük zararı kendinize verirsiniz.
Ee peki neden herkes sizin gibi çıkıp söylemiyor, "Bunlar da bizim ikiyüzlülüklerimiz" demiyor?
- İslami kesim, özellikle kadın meselesinde özeleştiri yapmaya kendini kapatmış. Bunun kendisine zarar vereceğini düşünüyor. Ben öyle düşünmüyorum.
Şöyle kızlar görüyorum, itiraz ettiğim için değil, tespit olarak söylüyorum: Başlarında örtüler var ama kolları açık, bacaklar açık, çorap yok. Eve giderken muhtemelen üzerlerine bir hırka alıp kollarını örtüyorlar....
- Başörtüsü içsel bir şey, inanmadan örtünemezsiniz. Bu bir bilinç hali. Bu sözünü ettiğiniz gençler, göçle birlikte Anadolu’dan gelen ailelerin kızları. Aileler, kızların namusunu korumak için başörtüsü takmalarını talep ediyor. Bunun tabii dinle alakası olmadığı gibi namusla da yok...
Yani örtünmek, namus korumak için yeterli değil.
- Değil tabii. Ama bu, örtülüler namussuz demek değil.
Elbette. Ama örtüsüzler de namussuz demek değil!
- O da değil. Biz sadece örtülülerin daha namuslu olmalarını bekleriz...
Biz de herkesin namuslu olmasını bekleriz! "Örtülülerin daha namuslu olmasını bekleriz" derken, üstünlük taslıyormuşsunuz gibi duruyor...
- Yok hayır. Benim iman olarak, inanç olarak, kapalı insanlara yeğleyeceğim bir sürü başı açık arkadaşım var....
KOCAMLA FLÖRT EDEREK EVLENDİM
Kocanızla flört ettiniz mi?
- Elbette ettim. Ondan sonra evlendim.
Çocuklarınızın nasıl evlenmesini istersiniz?
- Kendi hayat kurallarını kendileri koysunlar, diyeceğim bu. Ben onlara değerleri öğretiyorum. Ahlaklı insanlar olmalarını istiyorum. Yalan söylemeyen, insanları aldatmayan, hile yapmayan. Gerisi onlara kalmış. Örtünmeleri de gerekmiyor.
Bunda samimi misiniz?
- Samimiyim. Çünkü mutlu olmalarını istiyorum. İnsan, hayatta kendi tercih ettiği şeyleri yapmazsa mutlu olmaz. Bense onların, bağımsız ve mutlu karakterler olmalarını istiyorum.
YARIM YAMALAK DİNDAR
Sizde liberaller, tutucular, modernler, anti- modernler, ateistler var. Biz de dağınığız. Bir tarafta yarım yamalak dindarlar var, bir tarafta tasavvufi ekolleri benimseyenler var, bir tarafta benim gibi serseri serbest mayınlar var, bir tarafta birtakım cemaatlere mensup olanlar var, bir tarafta bütün bunlarla alakası olmayan sosyo ekonomik durum gereği dindar görünenler var. Bütün bu farklılar içinde, ortak bir şey bulmak çok mümkün değil. "Neysen o ol ve ortaya koy" gibi bir tanımı bu ülke için oluşturmak hiç kolay değil.
Fotoğraflar: Kutup DALGAKIRAN
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
'Perihan Mağden' "Okan Bayülgen en başarısız röportajımd
23/6/2007 -Kategori: Roportaj
Biz kimden kaçıyorduk anne?

Okan Bayülgen en başarısız röportajımdı. Tarkan’la, Türkan Şoray’la ve Ajda Pekkan’la röportaj yaptım. Ajda Pekkan, sanılanın aksine gayet espri anlayışı olan, komik, birlikte gülebileceğin biriydi. Tarkan’la yaptığım röportajsa Tarkan’ın hayatındaki en güzel röportajıdır herhalde. Kalbini açmıştı.
İnsanın, dünyayı köşesinden takip ettiği bir yazarla görüşmesi oldukça ilginç bir tecrübe. Sanki ben Kara Kitap’taki Galip’mişim, o da köşe yazarı Celal, kaybolan karımı bile onun satırlarında arayacak kadar ileri gitmişim. Yoksa bazı durumları kaynağı Perihan Mağden olan sözcüklerle - “arıza kadın” gibi mesela- betimlemeye başlamamızın nasıl bir açıklaması olabilir? Perihan Maden, yeni romanında bir annenin, sınıfıyla ve kötülerle uzlaşmaya “gönül eğdirmemesi” diye de okunabilecek bir şiddet güzellemesi ile karşımızda: “Biz kimden kaçıyorduk anne?”. “Sırf merakımdan” birikmiş sorularımı sordum Perihan Mağden’e, kendisi de tüm beklenmedik sevecenliğiyle cevapladı beni.
Bir yazınızda annelik için: “It’s a loosing battle” demiştiniz, yani baştan kaybedilmeye mahkum bir savaştır annelik. Peki, travmatik olmayan bir anne-kız ilişkisi mümkün mü sizce? Yoksa bu ilişki doğası gereği mi travmatik?
Yani, daha yüzeysel olan anne-kız ilişkileri var; mesela daha mesafeli, daha kontrollü. Ama bence işin özü çekirdeğinde çok travmatik ve çok zor bir durum. Aynı baba-oğul gibi. Mesafeyle ya da yorganlayarak onu hafifletebilirsin ya da yok da sayabilirsin, görmezden gelebilirsin. Ya da gardıroba kapatabilirsin; ama işin özünün öyle olduğunu düşünüyorum.
Romanınızın bir yerinde “biz sınıfsızız” diyor anne. Nasıl bir şey bu sınıfsızlık? Gerçek hayatta mümkün mü “sınıfsız” olmak?
Normalde hep alt sınıftan gelen kişilerin bu sınıfı unutturma çabalarına tanık oluruz. İşte “tenis oynayarak, iki üç kelime İngilizce öğrenerek, köşkte oturarak” üst sınıfa atlanmaya çalışılır. Oysa burada farkında olmadan bir sınıf-stricken’lık (yani sınıf-muzdaripliği, sınıfa mecburluk) söz konusudur. Romandaki anne ise üst sınıfa doğmuş, ama üst sınıftan, kendi içine doğduğu sınıftan tiksinen bir kadın. Bu noktada sınıfını anarşist bir şekilde kendisi iptal ediyor. Böyle bir farkındalık sonucu sınıfını iptal etmek, sınıfının getirdiği gibi yaşamamayı tercih etmek, “sınıfsızlık”ı bilinçli bir şekilde tercih etmek söz konusu.
Romanın ilk yayınlandığı günlerden birinde “kamburunuzdan” (yani son romanınızdan) kurtulma sürecinizi anlatan bir yazı yazdınız. Benim çok sevdiğim bir yazıydı; çünkü özdeşim kurdum hislerinizle. Bu kitaptan sonra da “post-partum şok” (doğum sonrası depresyon) yaşadınız mı? Ne hissediyor Perihan Mağden kamburundan kurtulunca?
Doğum sonrası depresyonda kimi anneler bir iki yıl depresyona girebiliyor, kimisi de hatta ömür boyu o depresyonda kalıyor, bir daha asla eskisi gibi olamıyorlar. Boşlukta hissediyor kişi kendini. Ben geçen romandan sonra daha çok hissetmiştim bunu; ama bu sefer pek olmadı. Ama şu çok garip bir şey tabii, bütün kış münzevi fare şeklinde eve kapanmışım. Bu romanda üstelik çok fazla kapandım, romanı yazarken öyle bir süreçti ki kitap bile okumadım, film bile izlemedim. Etkilenmemek için çok kapandım. Bir de çok üzülüyordum yazarken. E, böyle bir sürecin üzerine birden sosyalleşiyorsun, pelerinini giyip, hay hay hay, röportajlar veren, uzun zamandır görüşmediği arkadaşlarıyla beklemiş görüşmelerini gerçekleştiren, sık sık dışarı çıkan biri oluyorsun. Bu değişime alışmak garip oluyor tabii.
Neden romandaki karakterlerin hiçbirinin ismi yok?
İsim bir yerde kaderini belirler kişinin. Ki benim diğer romanlarımda da yani Haberci Çocuk Cinayetleri ve Refakatçi’de de karakterlerin ismi yok. Bir tek “hiper realist Türk Romanı” yazacağım diye yola çıktığım İki Genç Kızın Romanı’nda vardır isimler. İsimlerle ilgili hepimizin kafasında çağrışımlar vardır, mesela biri çok sevdiğimiz yakın bir arkadaşımızın ismine sahip olduğunda olumlu bir çağrışım yapar da, okuldayken sınıfta sinir olduğumuz birinin ismi olumsuz bir çağrışım yapar, vesaire. Dolayısıyla sınırlayıcıdır isimler, ben de romandaki karakterleri isimlerin bu sınırlayıcılığından kurtarmak istedim.
Haftanın birkaç günü Türkiye’nin en çok okunan köşelerinden birini yazıyorsunuz. Romanlarınız yayınlanıyor. Kendinizi bütünüyle ifade ettiğinizi, kendini ifade edememeden kaynaklanan hiçbir früstrasyonunuzun olmadığını hissediyor musunuz?
Bence hiçbir yazar bunu hissedemez. Kendini ifade etmenin sonu yok ki neticede. Bir kere aynı şey çok çeşitli biçimlerde ifade edilebilir. Yani, öyle de ifade edebilirdim, böyle de diyebilirsiniz. Mesela köşe yazıları için bu geçerli. Romanda ise hep, yazdıktan sonra bakıp “şurasını şöyle yazsaydım” diye düşünüyorsunuz. Bir tek bu romanda “keşke şurasını şöyle yazsaydım” sürecine girmedim; çünkü romanı yazarken o kadar üzüldüm ki sadece bittiğine sevinebildim.
Böyle her bir “şimdiki zaman”ı ifade etmenin, bir nevi yazı yazarak vaftiz etmenin terapötik bir etkisi var mı üzerinizde köşe yazmaya başladığınız 1997 yılından beri?
Olabilir. Köşemi yıllarca bırakmaya çalıştım. İlk köşe yazmaya başladığım zamanlarda İletişim Yayınları’nda çalışıyordum. Editöre “3 ay yapıp bırakırım” diyerek başladım. Köşe yazarı olmayı hep “bırakacağım bir şey” olarak gördüm. Sonuçta nefsime hakim olmak istiyorum, “bildimcik kanaat önderi olmak” istemiyorum hep. Ama bıraktığımda da çok früstre ve mutsuz oluyorum. Bunu itiraf etmem de on yılımı aldı!
Biyografi düşkünlüğünüzü, röportaj okumayı sevdiğinizi biliyoruz. Sizin “röportajcı” olduğunuz bir dönem oldu mu? Nasıl bir deneyimdi?
Pazartesi dergisi için röportajlar yapmıştım. “Arıza kadınlar serisi” diyebileceğim bir dizi röportaj yapmıştım ilk: Ahu Tuğba ile Gönül Yazar’la… Sonra Radikal’de ayda bir röportajlar yapmaya başladım. Orada Okan Bayülgen’le -ki en başarısız röportajımdır-, Mahsun Kırmızıgül’le -o iyi geçmişti-, Sibel Can’la röportajlar yapmıştım… Vizyon dergisi için Tarkan’la, Türkan Şoray’la ve Ajda Pekkan’la röportaj yaptım. Ajda Pekkan, sanılanın aksine gayet espri anlayışı olan, komik, birlikte gülebileceğin biriydi. Tarkan’la yaptığım röportajsa Tarkan’ın hayatındaki en güzel röportajıdır herhalde. Kalbini açmıştı çünkü.
Perihan Mağden New Order dinler, peki başka ne dinler?
Dinah Washington, caz ve bach dinlerim çok. Sözlü müzik eşiğim çok düşük, o yüzden ancak blues ya da caz söyleyen kadınları dinliyorum. Brian Ferry, Nina Simone dinlerim. Türkçe müzik dinlemem pek, şiir okumak gibi bir şey. Ama taksilerde dinliyorum. Hayatım taksilerde geçtiği için…
Romanlarınızda hep bir yol teması hissediliyor. Kahramanı maceraya azmettiren şey “evde” geçmiş de olsa, hep “yolda” ya da “misafirlikte” kahramanlar. Neden kimse evinde cinayet işlemiyor ya da maceraya atılmıyor romanlarınızda?
Normalde de işlemez kimse evinde cinayet. Amerika gibi büyük ülkelerde seri katil olması normal çünkü o eyaletten bu eyalete gitmek çok kolay. Kimse izini bulamıyor. Yollar yalınlaştırıyor ve gerçek iyilik ve kötülükle baş başa bırakıyor. Yol temasını kullanarak, sembolik soyutlamayı yaratmak için herhangi bir yerin, mahallenin ağırlığından kurtarmış oluyorum kahramanları.
Gezdiğiniz yerleri romanlarınızda bir nevi “büyülü atmosfer dekoru” olarak kullanıyorsunuz. Peki salt gezi yazılarıyla, “seyahatname”lerle aranız nasıl?
Çok sıkılırım. National Geographic’e tahammül edemem. Gezi eklerinden çok sıkılırım, fotoğraf bakarken de çok sıkılırım. Aşırı sıkılırım. Böyle gezi eklerini filan direkt atarım. Herkesin bakışı farklıdır bir yere. Seyyah olarak yaşıyorsan sadece o yeri yaşıyorsun. Büyülü atmosfer diyorsan eğer, 23-25 yaşları arasında Asya’da dolaştım, o zamanlardan süzülen şeyler romanlarıma yansıdığı içindir belki de…
Fulya Özlem / Zaman / Cumaertesi
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
' İlhan İrem / Röportaj ' (www.iirem.com)
27/3/2007 -Kategori: Roportaj
Bir tapınak kurmak için ötekini yıkmak gerekir
Uzun süren sessizliğini "üretimlerimin şahikası" olarak nitelediği "Cennet İlahileri" albümüyle bozan İlhan İrem, yıllar sonra ilk kez Kelebek'e konuştu. Sorularımızı kendi şiirsel üslubuyla yanıtlayan İrem, "Engizisyon hücrelerinde çığlıklar hâlâ çarmıha gerili... Bir tapınak kurmak için, ötekini yıkmak gerekir" gibi Da Vinci Şifresi'ni anımsatan mesajlar verdi.
33 yıllık sanat yaşamına 23 albüm ve 10 da 45’lik sığdıran müziğimizin yaşayan efsanesi İlhan İrem, yıllardır medyanın gündeminden uzakta yaşıyor. Ne bir konser veriyor ne de televizyona çıkıyor. Yüz yüze röportaj bile vermiyor. Ancak popüler kültürden kendini tamamen soyutlayan İrem’in geri dönüşünü hasretle bekleyenlerin sayısı da çok fazla. İlhan İrem ile "Cennet İlahileri" albümü vesilesiyle röportaj yapmak istediğimde yüz yüze konuşabileceğini belirtmişti. Ancak onun ailevi sağlık sorunları, röportajın ancak e-mail aracılığıyla yapılabilmesine neden oldu. İrem’e dair merak edilen birçok şeye açıklık getirmek adına kendisine detaylı 30 soru yolladım. Öne sürdüğü nedenlerden dolayı röportajımız 12 soruyla sınırlı kaldı. Röportajdaki yanıtlar kısa, ama hepsi derin ve mistik anlamlar içeriyor. Kısacası İlhan İrem Şifresi’ni çözmek size kalıyor.
- Öncelikle birçok hayranınızın merak ettiği soruyla başlamak istiyorum. İlhan İrem neden yıllarca gündemden uzak kaldı?
Gündem, kumdan kaleler gibi. Dalgaların gelgitleriyle bir anda yok oluyor. Duru görülerini yitirmiş ucubeler, kendi çukurlarında alkış tutuyorlar pisliklerine.
- Popüler hayata karşı ördüğünüz duvarın arkasında hep mutlu mu kaldınız? Hiç pişmanlık yaşamadınız mı?
Vazgeçme maliyeti hep vardır. Doğum sancıları hayatın ilk ipuçlarını verir. Işık ve sevgi yolculuğunda, pişmanlık ardınızdan bakakalmış kara delikler kadar uzak.
- Bir röportajınızda "Bütün felsefeleri, dinleri, politikaları aşan bir özel düşünce sisteminde ütopik görüntülü bir çatı inşa etme uğraşındayım" dediniz. O çatıya ulaştınız mı?
"Bir tapınak kurmak için, ötekini yıkmak gerekir."
- Baskılar yüzünden toplatılan, Tanrı’yı sorguladığınız metafizik bağlamdaki ilk yapıtınız "Bir Varmış Bir Yokmuş (Kuklacı Amca)" adlı 45’liğinizden bugüne yani Cennet İlahileri’ne kadar geçen sürede neler değişti?
"Sevgiliye", "Bezgin", "Pencere", "Köprü", "Ve Ötesi", Dünden Yarına", "Uçun Kuşlar Uçun", "İlhan-ı Aşk", "Koridor", "Sevgililer Günü", "Aşk İksiri", "Cadı Ağacı", "Hayat Öpücüğü", "Seni Seviyorum", "Bir Meleğe Aşık Oldum", "Işık ve Sevgiyle 30 Yıl" ve "Cennet İlahileri"... Hayat yükselen bir daire, hep aynı noktalardan geçiyoruz, farklı yüksekliklerde.
- İnsanlar hakkında oluşturulan genel yargılar hep akılda kalır. Sizin için de "Metafiziğe, tasavvufa kaptırdı kendini", "O artık başka alemlerde yaşıyor" dendi. Bunları duyduğunuzda neler düşünüyordunuz?
Bu alemde öyle mucizeler var ki! Yalnızca görmek gerek. İnsanlığını yitirmiş boş bedenler, rüyalarını, ruhlarını satmış kabuklar. Silikon hayatlarda plastik çiçekler. Kokmuyor, yaşamıyor, sevmiyor, görmüyorlar.
- Bu tasavvuf anlayışı, 1989 yılında çalınması yasaklanıp "Uçun Kuşlar Uçun" albümünden çıkartılan "Blues For Molla" şarkısını içine alıyor mu?
Engizisyon hücrelerinde çığlıklar hálá çarmıha gerili.
Tüm dogmalardan azade hissedebiliyor musunuz?
Ve ne yazık ki hálá Dünya öküzün boynuzunda dönüyor.
- Cennet İlahileri kapak tasarımından şarkı sözlerine kadar çözülmeyi bekleyen bilmecelerle dolu. Ön kapakta yatan genç kız, arka kapakta görkemli bir edayla yürüyen tavus kuşu ve CD’nin üzerindeki 12 melek (Belki de 12 Havari)... Bu figürler hakkında yaratıcısından ipuçları alabilir miyim?
Yanıtlar, zaten sorunuzun içinde gizli. "Cennet İlahileri"ni bir kez daha dinlerseniz?
- İlhan İrem albümlerinin kuytu köşelerinde gizli mesajların yer aldığına ve defalarca dinlendikten sonra bu mesajların ortaya çıktığına dair şehir efsaneleri dilden dile dolaşıyor. Bu noktadan yola çıkarak "Cennet İlahileri"nde yer alan "Şatlup" ve "Sekiz Bulut Dağının Prensesi" şiirlerindeki sis perdesini aralayabilir misiniz? Google’da araştırma yaptığımda ilginçtir "Cennet İlahileri"nden başka bir veri çıkmadı.
Yanlış yerde aramışsınız. Google’da aramak beyhude çaba. Maya ağacının kökleri arasındaki melaikeler size fısıldardı.
- Eserlerinizde yarattığınız derin ve mistik dünyanın, her şeyin ışık hızıyla tüketildiği çağımızda anlaşıldığını düşünüyor musunuz?
Her şeyi ışık hızıyla tüketenlerin karşısında, ışık hızında algısal boyutta seyahat eden binlerce Sevecen. Yalnızca ölümcül bir iskelet olmadığının bilincinde, varlığının en kadim sırlarında, sessizliğin sesi öyle bir kalabalık var ki! İşte İnsan!
- Hansu İrem ile evlenmeden önce birbirinizi rüyalarınızda gördüğünüz ve daha sonra da bir konserinizde tanıştığınız doğru mu?
Masalsı bir rüyada karşılaştık.
Yıllar sonra Ankara’daki konserimde, göründüğü an kayboldu.
"Sözcüklerin büyütülmesinin bazen sessizlik olduğunu
..... ve neşenin büyütülmesinin bazen gözyaşları..."
Magnafantagna yazılı bir kitap kalmıştı elimde.
Sindrella’nın sihirli cam pabucu gibi.
- 80’li yılları her şeyiyle özetleyen Sevecen adlı fotoromanda deniz kenarında piyano çalan halinizi şu anda aklınıza getirdiğinizde neler düşünüyorsunuz? Çok mu masumduk o yıllarda ya da şimdi çok mu profesyoneliz? 80’li yıllar size ne hatırlatıyor?
Sevecen’de reenkarne olmuş platonik aşk anlatılıyordu. Sanatımda profesyonel, Dünyevi hayattaysa amatörüm. Işık ve sevgiyle...
Şarkıları ilaç görevi görüyor
- Psikologlar şarkılarınızın yatıştırıcı etkisi olduğunu söylüyormuş. Hatta Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları’nda tedavi görenlere sizin şarkılarınız dinletiliyormuş... Doğru mu?
Müziğimin ruh hastalıkları tedavisinde rehabilitasyon amaçlı kullanıldığını biliyorum. Bu bana kainatın hediyesi. Evrendeki pozitif enerji, şarkıların titreşimleriyle ruhlara akıyor... Şifacı bir sinerji oluşuyor.
Mevlüt TEZEL
Hürriyet / Kelebek Eki
7 Haziran 2006
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
' Okan Bayülgen ' Röportaj / Akşam
17/3/2007 -Kategori: Roportaj

'Okan Bayülgen' dedi Yusuf İzel... 'Röportaj için iyi isim.' Yanımdaki arkadaş 'Hadi lan' diye tepki gösterdi. 'Abuk abuk konuşur. Şirinlik yaptım sanır.'
'Acaba mı?' demişim.
Tokalaşırken Okan'ı süzdüm.Boyunu, posunu... Onun suçu muydu?.. Mankenlerin uzun oluşu. Bi'de demezler mi? 'Büyük adamlar kısa olur' diye. Ne diyecekti Okan Bayülgen?
Ben sorarken soruyu, o cevapladı bile. Zeka küpü bir adam izlenimi bıraktı bende. Politikalarını iyi belirlemişti...
Küçük Adam...
Gözlerini dikerek konuştukça güven veriyordu. Unutulmamalı, O bir tiyatrocu. Hayalinde yatan sinema gibi gözükse de. Tiyatro tiryakisi olduğu kesindi.
Bir biranın soğuk yudumları... Bizim Pınar'ın uzattığı. Light sigaranın dumanları altında doğruları anlattı. Bir konuşmasına takıldım, İstanbul'un yedi göbek gerisine gidip, sevdim bu çocuğu... Delikanlının benzetmesini yapıyordu. Mahallenin namusunu çiziyordu.
Belki sizin de kafanıza takılacak... Deniz Akkaya mevzu ama, 'Asla' diyordu. Mahallenin namusuna getiriyordu sözü...
Her şeyi anlattı.
Yusuf İzel'i azarlayan arkadaş geldi aklıma... 'Hadi lan' dedim ben bu kez. Yalan mı Okan'ın söyledikleri? Demet Şener'in memesinin ucunu gösterip promosyona katkıda bulunması yalan mı? M. Ali ile Okan ne göstereceklerdi Hele M. Ali'nin göstereceği neyi var?
Bir cümleyle; görmeyen kalmadı.
Okan anlattıkça anlattı. Ben sıkılmadım.
Siz de keyif alarak okuyacaksınız.
Hastalıklı, asosyal bir adamım!
Aptal fobilerim oluşmaya başladı. Ben giderek hastalıklı bir adam halini alıyorum galiba. Toplu yerlerde çiş yapamayan ve yükseklik korkusu yaşayabilen bir insanım. Rahat bir insan değilim yani... Biraz da asosyalliğim var...
Kendi kendimi anlatmam zor ama eğer isterseniz psikiyatristimin ağzından anlatayım Okan Bayülgen'i. Zayıfladıkça agrafobi var. İkitelli civarına gittiğim zaman arabadan kendimi attığım oluyor. Bu metabolizmayla ilgili bir şey. Filmler için çok kilo alıp verdiğim için çıktı bu durum. Aptal fobilerim oluşmaya başladı. Ben hastalıklı adam halini alıyorum galiba. Toplu yerlerde çiş yapamayan ve yükseklik korkusunu yaşayabilen bir insanım. Rahat bir insan değilim. Programda rahatım, profesyonelikle ilgili olarak, ama onun dışında kesinlikle rahatsızım. Çok dikkatli olup yaşamaya çalışıyorum. Biraz da asosyalliğim var. Bir yazı okudum geçen gün, 'Okan da iyi kalpliymiş' diye. Ben zaten iyi kalpliyim. Televizyondaki o huysuz karakter insanların kafalarında yer edinmiş. Bu iyi bir şey diye düşünüyorum. Hani şirinlik muskası olup da sevilen bir maymun olmaktansa başta biraz huysuz görünüp sonradan 'Meğerse ne kadar iyi bir adammış' denmesi bence daha iyi. Diğer yanda homoseksüel değilim. Deneyemeyecek kadar mide bulandırıcı geliyor bu bana. Fakat homoseksüelleri severim, bir problemim olmadı bugüne kadar.
Al Pacino'dan 8, Tom Cruise'dan 5 cm uzunum
Kısa boylu biri olduğumu biliyorum. Bu konuda herhangi bir problemim yok. Medyanın boy kompleksi olduğuna inanıyorum. Bir adam bir filmin galasına gidiyor ve deniyor ki, 'Okan Bayülgen sevgilisinden 15 cm kısa geldi.' Ertesi sene tekrar bir galaya gidiyorum yine 15 cm kısa geldiğim söyleniyor. Al Pacino'nun boyunun benden 7-8 cm kısa olduğunu, Paul Newman'nın 5 cm, Tom Cruise'un 4,5 cm kısa, Mel Gibson'un benden sadece 2 cm uzun ve yine Kurt Russel'ın benden kısa olduğu ve Robert De Niro ile aynı boyda olduğumuzu söylemek isterim. Onlar da uzun boylu mankenlerle çıkıyorlar. David Bowie, Iman gibi dünyanın en uzun boylu kadınıyla evli. De Niro'nun hep kendinden uzun zenci sevgilileri vardır. Al Pacino'nun beyaz ama uzun boylu sevgilileri vardır.
Kepçe kulaklı ama seksi
Kulaklarımın kepçe olduğunu ilk kez 'Televizyon Çocuğu' programını yaptığım gece anladım. Millet 'Kepçesin kepçesin' diyordu. Karıma dedim ki; 'Ben gerçekten kepçe miyim?' O da dedi ki, 'Bunu hepimiz biliyoruz.' O güne kadar bana kimse 'kepçesin' dememişti ki. Türkiye'nin en seksi erkeği seçilmiş biriyim ben. Bunu ben söylemedim, bu konuda basında yer almış yüzlerce kupür var. Dünyanın en seksi erkeği seçildim bir dergi tarafından. 90'lı yılların en seksi sinema oyuncusu seçildim. En seksi 100 erkek arasında hep yer alırım.
Beyin açısından dünyada hiç seksi erkek seçilmemişti şimdiye kadar ama yalnız ben beyni açısından en seksi erkek seçildim. Benimle birlikte olan kadınlar hep 'Çok seksisin' diyorlardı. Ama daha sonra bakıyorum benden sonra bir başkasıyla beraber olduklarında aynısını bu defa o erkeğe söylüyorlar. İnsanın inanası gelmiyor.
Öyle çok sevişmiyoruz!
Şimdi paparazzici arkadaşlarım kulüp kapılarında sabahın 5'ine kadar bekliyorlar. Sonra tabii ki yazacaklar resmimin altına, 'Sabahın ilk ışıklarına kadar eğlenen Okan sevgilisiyle birlikte bilinmeyen bir yöne doğru gitti.' Şimdi bunu okuyan şöyle bir sonuç çıkarabilir, 'Ya nasıl sevişilmiştir oradan çıktıktan sonra' diye. Ama bilmiyorlar ki ben oradan çıktıktan sonra uyudum, hem de horul horul. Yani olayların halka farklı yansıtılmasından, ağır fantezilerin kurulmasından yana değilim, değilse kimseye karşı değilim.
Mankenden oyuncu olur
Bana sık sık 'Demet'in oyunculuğu nasıl?' diye soruyorlar. 'Ben bayılıyorum' dedim hep. Neden? Çünkü dünyadaki bütün büyük oyuncalara bak biri kamyonculuktan, biri bulaşıkçılıktan gelme. Bu doğrudur. Bulaşıkçının yaptığı işi manken mi yapamayacak! Bir görgüsü var, bilgisi var. Herhangi bir meslekten gelip insan oyunculuk yapabilir. Hatta avantajlıdırlar güzellik ve zarafetlerinden dolayı...
Kız hakikaten çok uğraştı, çabaladı. Hepimizden önce sete geliyordu. Onun için ben onu savundum. Filmi izlediğimiz zaman Demet işi kıvırmış. Kıvırmakla kalmıyor filmin promosyon lokomotifliğini de yapıyor. 'Sadece memesinin ucu göründü' demek bence çok doğru değil. Hem oynadı hem de, o işi de yaptı. Bizim M. Ali ile bir şeyimizi gösterme şansımız var mı? Banyo sahnesi çekip gösterecek değiliz ya. Kız böyle bir şey yapıyor ama itiraz da etmiyor.
Komikler ciddidir
Hemşo'da Mehmet Ali rolünü iyi oynadı. Ne ben Mehmet Ali'nin rolünü oynayabilirdim ne de Mehmet Ali benim rolümü oynayabilirdi. Filmde durum şuydu, ben filmin draması olacak, zaman zaman hüzünlendirecektim. Yani dediler ki sen ciddi oynacaksın, M. Ali komik olacak. Zaten olay buydu. Ortaya çıkan iş, bizim televizyonlarda gördüğümüz sululuk değil. Dünyanın en ciddi adamları çok iyi komedyenlerdir. Onlardan daha ciddi adam yoktur. Tiyatro ve sinema tarihi dünyanın en asık suratlı, nemrut, iğrenç denebilecek kadar karakterleri olan büyük komedi oyuncularıyla doludur.
( Vehbi Dinçcan / 28 Ocak 2001 / Akşam )
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
' Hakkı Devrim / Röportaj '
17/3/2007 -Kategori: Roportaj
![]() |
|
Hakkı Devrim: Kendimi sevimli bulmuyorum..
Okan Bayülgen’in yeni programı Televizyon Makinesi bir sürprizle ekranlara geldi. Programın ilk konuğu gazeteci Hakkı Devrim, Bayülgen’in isteği ile her hafta programa katılmaya başladı. “Program Okan’ın “diyen Devrim “Çağrıldığım sürece orada olacağım.” diyor.
Yılların gazetecisi ve dil uzmanı olarak tanıdığımız Hakkı Devrim’i, Okan Bayülgen’in programında konuk olmanın ötesinde bir rolle görmek herkesi şaşırttı. Soru soran adam olmaktan çıkıp, kendisine sual sorulan biri oldu. Bir anda Hakkı Devrim konuk olarak katıldığı Televizyon Makinesi’nin daimi üyesi haline geldi. Herkes onun programa renk kattığını düşünüyor.
Fakat Hakkı Devrim, programın Okan Bayülgen’in olduğunun unutulmaması gerektiğini ısrarla söylüyor. Devrim ile haftalardır süren Televizyon Makinesi hikayesini konuştuk.
Sizi bir şovmenin programına çıkmaya ikna eden şey nedir?
Televizyon önemli bir şey. Biz kitlelere hitap ediyoruz. Sesimizi duyurmak istiyoruz. Elimizde televizyon gibi güçlü bir silah var. Bundan yararlanmamak mantıklı değil. Televizyonla ilgilenmeyen birinin gazeteciliğinden şüphe ederim. Bu programda olmamı öncelikle bu açıdan değerlendiriyorum. Okan, programını seyredilmesi gereken bir hale getiriyor. Okan bana göre sevimli bir adam. Sıradan ve uyduruk biri değil. Hem beğeniyorum hem de seviyorum kendisini.
Yani Okan Bayülgen’i sevdiğiniz için katıldınız...
Okan Bayülgen, televizyon için önemli bir isim. Zeka benim için çok çekici bir şey. Zekanın olmadığı yerde sıkıntı duyarım. Sanıyorum aramızdaki kontrast ilgilendiriyor Okan’ı. Birbirimizi seviyoruz; ama çok da farklı gözlerle bakıyoruz dünyaya ve gelişen olaylara. Ona cazip gelen nokta bu. Bana “Programıma gelir misin?” diye sorduğunda “Seninle her yere gelirim.” dedim.
Hakkı Devrim ve Okan Bayülgen gibi iki zıt karakteri bir arada görmek şaşırtıcıydı...
İşte Okan buna talip oluyor. Onun zekâsı bunu arıyor zaten. Bana da pek munis gelmez ama o bunu arıyor. Dikkat ederseniz konuk çağırırken de yan yana gelmeleri olay olacak insanları bir araya getiriyor. Orada olmayı yadırgamıyorum.
İlk konuk olarak gittiniz, sonraki haftalarda katılmaya devam ettiniz. Bu kararınızdan memnun musunuz?
Ben memnun muyum diye kendime sormadan önce, profesyonelliğin verdiği endişeyle “Okan beni programına çağırdı. Acaba o benden memnun mu?” diye düşünürüm. Memnun değilse ayrılmak isterim. Yoksa ben orada çok eğleniyorum. Hayatımda bir daha nerede Banu Alkan’a rastlayacağım ki! İbretler içerisinde seyrettim onu. Ben gazeteciyim, merak ettiğim için bu mesleği yapıyorum.
Bu programa heyecan ve daha farklı bakış açıları getirdiğiniz yazıldı...
Ben onu çok anlamıyorum. Niye getirsin ki? Çok iyi oldu diyorlar. İyi olan nedir ki? Ben oraya giderken ‘şöyle bir kompozisyon olur’ diye düşünmedim. Okan istediği için oradayım. Tamamen Okan’a tabi oldum. Çünkü ona güveniyorum. Program Okan’ın programıdır.
İkinize ait değil yani?
Hayır, ne münasebet. Program Okan’ındır.
Katılmaya devam edecek misiniz?
Haber gelirse, yine çağırırlarsa giderim.
Sizi dil uzmanı bir yazar olarak tanıdık. Okan Bayülgen ise seyircisini zaman zaman azarlayan agresif bir şovmen. Siz orada dengeleyici bir unsur olarak mı varsınız?
Okan’ın bana söylediği şey şudur: Sen orada otur. Senin orada olman bana lazım. Bunun tam olarak ne anlama geldiğini samimi olarak söylüyorum ben de anlamıyorum.
Merak etmediniz mi nedenini?
Ediyorum. Soruyorum kendisine; ama cevap alamıyorum. Benden beklenen nedir, diyorum. Orada olman, diyor sadece. Benim de yadırgadığım şeyler var. Ben gelen konuğumu, evime misafir gelmiş gibi ağırlarım. Orada su yetmiyor misafirlere. Misafir öyle ağırlanır mı? Kerbela gibi bir yer olduğunu Okan’a da söyledim.
Orada olmaktan rahatsız mısınız?
Bazı rahatsızlıklarım var tabii. Kendimi yerimde gibi hissetmiyorum. Ama Okan’ın programında olmak benim için bir ikramdır. Orada benim üslubumla bir program yapılmıyor. Nasıl bu kadar reyting aldığını tabii ki şimdi çok rahat anlıyorum. Ben de program yapıyordum, o da izleniyordu ve tepki alıyordu; ama ben program yaparken beş tane gazete peş peşe benimle röportaj yapmaya gelmedi.
Programla ilgilenilmesinde ya da reyting almasında sizin hiç katkınız yok mu?
Program bir bütün, birçok unsur var. 10 kişi çağrılıyor, bir kişi çağrılsa bu kadar seyredilmez belki de. Benim de bu vezinde bir yerim olabilir; ama ciddiye almak budalalık olur. Orada benim olmamın ya da olmamamın bir şey eksiltmeyeceğini samimiyetle söylüyorum. Yani büyük konuşmak istemiyorum; ama kalkıp programına gideceğim ikinci bir kişi yok.
Kendinizi bu programa yakıştırıyor musunuz?
Satılacak bir iş yapıyoruz. Böyle iyi bir satışın ortasında bulunmaktan gurur duyarım. Çok pespaye olmadan tabii. Orada da pespaye olacağım bir hal görmüyorum. Çok seviyeli buluyorum.
Programa çıkarken hazırlık yapıyor musunuz?
Bu söylemedikleri bir şey ama herhalde oraya hazırlıksız gitmemi Okan tercih eder. Bir gazetecilik alışkanlığı var, asgari bir bilgim olmalı. Konukların listesine bakıyorum.
Uykunuz gelmiyor mu? Sizin yaşınızdakiler o saatte uyuyorlar çünkü.
Ben cumartesi çalışmıyorum. Gündüz uyuyorum, akşam yemeğimi yiyip öyle gidiyorum programa. Yoksa geç saatlere kadar orada kalmak benim yaşımda kolay değil. Okan görgülü bir çocuk, oturmayı kalkmayı, size nasıl muamele yapması gerektiğini biliyor. On kere hatırınızı sorar. Öyle olmazsa rahat etmem. Aptallığa, cimriliğe ve görgüsüzlüğe tahammülüm yoktur.
Seyircisini azarlamasından rahatsız olmuyor musunuz mesela?
Ben rahatsız oluyorum; ama siz profesyonel bir gözle bakmıyorsunuz. Agresifliği çok iyi kullanıyor. O telefon konuşmalarını ben yapsam kimse dinlemez. İlk çıktığı andan beri Okan dikkatimizi çekiyor. Türkiye’nin Okan tipinde insanlar görme alışkanlığı yok. Türkiye için orijinal bir adam. Seyredilme nedeni budur. Biraz da onun için yadırganıyor.
Herkes orada olmak ister
Siz orada ne arıyorsunuz, diyenlere ne diyorsunuz?
“Sen orada ne arıyorsun?” sorusunu soran herkes orada olmak isterdi. Ben torunlarımla ve onların arkadaşlarıyla da bir arada olmayı seviyorum. Büyük bir hararetle maç da tartışabilirim. Ne istiyorlar anlamadım. Niye orada olmayayım? Ben genç bir gazeteci iken, çıplaklar kampına röportaj yapmaya gittim. Bu yaşta genelevlere röportaj yapmaya da gönderebilirsiniz. Benim meslektaşlarımdan beni yadırgayanlar var.
Okurlarınızdan nasıl tepkiler aldınız?
Yüz mektuptan 3-4 tanesi “Sen orada ne arıyorsun?” diye soruyor. Onun dışında büyük bir çoğunluk ses çıkarmıyor. Bir kısmı orada olman çok iyi oldu, bir şeyler kattın diyor. Bana hesap soranlara, siz o programı neden izliyorsunuz diyorum. Merak ediyorum, hoşuma gidiyor diye cevap verenlere “Ben de siz beni seyredin istiyorum, bu fırsatı kullanıyorum.” diyorum. Fena mı yapıyorum. Profesyonel bir iş bu.
Profesyonel anlamda oradayım diyorsunuz; ama nedenini bilmiyorsunuz...
Bir tereddüdüm var doğrusu. Yani ben kendimi sevimli bulmuyorum. Ukalayım. Karşımdaki hakkında bir şeyler söylerim, hüküm veririm. Beni yakından tanıyanlar bugünkü ağır ceza mahkemesi derler. Antipatik olduğuma inanıyorum. Yaşlanınca insan ne olduğunu değerlendirmek zorunda hissediyor kendini. Program yaparken genç insanlar da programımı takip ederlerdi. Sanırım çekirdek aile benim gibi insanları ekranlarda arıyor. Çünkü ben onların dedesi yaşındayım. 80’ine yaklaşmış yaşlı bir adam, kendisini ağırbaşlı olmak durumunda hissediyor. Ben öyle hissetmiyorum.
( Zaman / Cumartesi / Sevinç Özarslan ) |
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
' Okan Bayülgen ' Röportaj / MediaChat
16/3/2007 -Kategori: Roportaj
‘Reklamcılığa hem karşı hem de bayılan bir adamım’
Aksi, sivri dilli, yaratıcı, zeki, karizmatik ve ünlü. Reklamların aranılan oyuncusu ve seslendirmecisi. Birçok reklamda ya kendisini görüyoruz ya da sesini duyuyoruz.
Bu ayki ‘Tam Boy’ konuğumuz Okan Bayülgen.
Bir reklamda duyduğunuz sesin Bayülgen’e ait olduğunu hemen anlıyorsunuz değil mi? Hem afacan bir karakteri, hem ciddi bir adamı hem de komik bir tipi aynı ses, farklı
karakterlerle canlandırıyor Bayülgen. Bu sürekli siyah giyen ciddi adam reklam dünyasında genellikle bizi güldüren bir tiple ya da sesle çıkıyor karşımıza.
Okan Bayülgen’i elinde fotoğraf makinesi ve yanında Suna Pekuysal varken, Türkiye’nin en büyük oyuncularıyla ilgili hazırladığı proje için yaptığı fotoğraf çalışmaları sırasında yakaladık. Yakaladık diyorum ama sanmayın ki bu kolay oldu. Televizyon programının adı olan ‘Makine’ gibi çalışıyor Okan Bayülgen. Fotoğraf çalışmaları, televizyon, reklamlar, seslendirme derken Okan Bayülgen “16-17 yaşımda ne hayal ettiysem hepsini yaptım” diyebilecek durumda. Hem mütevazi hem de yerinde bir ukalalıkla…
Okan Bayülgen televizyonda görmeye alışık olduğumuz portrenin aksine oldukça kibar, samimi ve anlayışlıydı. Biz de Bayülgen’in bu halinden yüz bularak, kendi deyimiyle ‘tatlı söyleşimizde’ aklımıza gelen her şeyi sorduk. O da oyunculuktan, yaratıcılığa, para kazanmaktan Türk reklamlarına kadar her konuya değindi.
Reklamlar sizin için ekstra bir iş mi yoksa yaratıcılığınızı sergileyebildiğiniz yerler mi?
Türkiye’nin hızlı gelişen, hızlı devinen, yüksek bütçeleri kullanabilen ve bu bütçeleri de yaratıcı ve eğlenceli bir şekilde kullanabilen bir sektör reklam sektörü. Reklamlar ne kadar güzel, ne kadar yaratıcı olursa o kadar da eğlenceli oluyor. Bu açıdan kendi içinde olmayan adamları kullanırken o adamları da eğlendiriyor. Benim gibi mesela... Ben reklamın içinde olan, yapan, imal eden bir adam değilim. Çektiğim bir iki reklam filmi ya da fotoğrafı vardır ama hiçbir şekilde kendimi bu sektörün bir parçasıymış gibi görmedim. Bu zaten ukalalık olur. Ama bu işin içinde olmayı
seviyorum.
Bir reklamda rol aldığınız zaman gelen metni uygulamanın dışında kendi yaratıcılığınızı ne kadar kullanıyorsunuz?
Bu talebe bağlı bir şey. Çalıştığınız yönetmen ya da onun arkasındaki creative belki harf değiştirmenizi istemez. Zaten bu bir üstünlük olamaz. Ben akademik tiyatro eğitimi almış bir adamım. Benim elime bir Shakespeare metni verildiğinde, yüzlerce yıldır aynı kelimelerle tekrar edilen bir metni ‘kusura bakma ben Hamlet’in tiradını kendime göre değiştirdim’ diyemem. Ben iki türlü de çalışırım. İyi bir enstrümansanız her besteyi çalabilmeniz lazım.
Kesinlikle rol almayı kabul etmediğiniz reklamlar oldu mu?
Seslendirmede de reklam filmlerinde de dikkat ettiğim şey, parasından çok benim aykırı düşmeyeceğim, savunabileceğim işler olması. ‘Bu ürün benim yanımda çok yakışıksız kalır, Allah o ürünü kahretsin’ gibi bir tavrım yok, olamaz da. Ülkemizdeki ekonomik durum içerisinde tavrını beğenmediğim, tavrının başka üreticilere ya da halka zararlı olduğunu düşündüğüm üreticilerin reklamlarını ne seslendiriyorum ne de rol alıyorum.
Marka olduğunuzu düşünüyor musunuz?
Benim bir ürünümün marka olabileceğini düşünüyorum. Ben yaşayan, hareket eden, biraz sonra yiyeceği yemekten dolayı belki zehirlenecek bir adam olarak marka olamam. Çünkü markanın midesi bozulmaz. Marka bir üründür ve kontrollüdür.
Peki Türk reklamları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu konuda bir merci değilim. Sadece bir izleyiciyim. Evet, çok iyi işler olan bir sezon da geçirilebiliyor, çok sıradan bir sezon da. Açıkçası reklamlardan çok medet ummuyorum. Türk reklamcılığı zaten iyi bir yerde bence. Bizi daha mutlu eden işleri zaten yapıyorlar. Aslında bunları reklam sektöründen beklemenin alemi yok. Bunları bekleyeceğimiz yerler sahne sanatları, sinema, tiyatro, dans, heykel olmalı. Bizi yüceltecek olan sanatçılardır, reklamcılar değil. Reklamcıların arasında sanatçılar da vardır, aslında sanat olmayan bir işi sanatçı gibi yapan enteresan adamlardır ama toplumu yüceltmek gibi bir amaçları ve görevleri yoktur.
Özellikle seslendirme işinde çok tercih ediliyorsunuz...
Mümkün olduğu kadar çok yapmamaya çalışıyorum ama yine de seslendirmede birkaç senedir bir artış var. Her markayı seslendirirsem de bunun bir önemi kalmayacak. Özellikle benim gibi aranılan birkaç sesten biri olduğunuz zaman dikkatli olmak, çalıştığınız markaları da korumak zorundasınız.
‘İmzanı tuşla’ reklamında birkaç tipi birden canlandırdınız…
Bir ürünün satılmadığı reklamlardı onlar. Bilinçlendirme reklamlarıydı. Şu açıdan memnunum; ben onlara gidip şunu alın, şunu giyin, şunu kullanın demedim. Kimseyi tüketime teşvik etmedim. Bu işleri seviyorum.
Siz bir reklamcı olsaydınız nasıl bir reklamcı olurdunuz?
Ben reklamcı olmazdım. Ben özgür olmak isterim.
Reklamcılık da özgür işlerden biri değil mi ama?
Kesinlikle değil. Bir kişi ressam ya da şair olmak yerine daha hızlı, daha eğlenceli ve geliri daha fazla olacağından emin olduğu reklam sektörüne girmek istemiş olabilir.
Her taraftan üzerime doğru gelen reklam, imaj ve slogan bombardımanından uzak kalarak yaşamak beni çok dinlendirirdi. Reklam dünyasının zeki çocukları, bize bütün bunların içinde çok keyifli anlar yaratabiliyor.
Röportaj: Fulya Çimen
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Muzaffer Güsar / Muzo Röportaj ' Artık R.Tatlıses'
14/3/2007 -Kategori: Roportaj
GECE RADYONUZDA KÜFÜR DUYUYORSANIZ
DOĞRU KANALDASINIZ DEMEKTİR
MUZO'NUN PROGRAMINDA"
Herkes onu Muzo olarak tanıyor.
Radyonun kapısındaki görevliler bile.
Radyo D'nin yayın yönetmeni
Muzaffer Güsar'ın yaptığı program,
tüm radyo dinleyicilerinin ve RTÜK'ün dilinde.
Radyosuna programı yüzünden üç gün
kapatma cezası aldıran başka bir
radyocu yoktur herhalde.
- Radyoculuğu siz mi seçtiniz yoksa?..
Bir insan ne olacaksa, onun genleriyle geliyor dünyaya.
Dört buçuk yaşındaydım daha ilk kelimemi söylediğimde ama
o andan itibaren de bulduğum her yerde konuşmaya başlamışım.
Konuşmaktan çok keyif alırım, sus artık biraz dinlenelim derler.
Programın formatı da o nedenle konuşmaya dayalı zaten.
- Çok "bip"li bir format. Nasıl kabul
ettirdiniz yetkililere?
Zaten ben o zamanlarda gece yarısı yayına
giriyordum. Türkiye'de şöyle bir durum var. O
saatlerde istisnasız şiir programı yapılır,
öyküler , hikayeler, ağır şarkılar falan... Ben ağır
şarkılar çalıp o şekilde konuşmayı beceremem.
Baktım bir iki yayın sonra biraz küfürlü konuşmaya
başladım. Bu bir tarz, ilgi çekmek için yapılan bir şey değildi.
Günlük hayatımda da çok küfrederim, bu ülkede
yaşadığım için küfrettiğime inanıyorum, Türkiye'de ağzı
bozulmamış insanlar benim için hakikaten bir
peygamber kadar değerli. Bu kadar salağın olduğu
yerde sinirlenmemek mümkün değil. Bu da yayına
yansıyor tabii. Baktık ki RTÜK sürekli ihtar veriyor,
"bip"lemek zorunda kaldık.
Aslında çok doğru düzgün bir tarz olmuş benimki. Türk
insanının yapısı çok önemli, ben de Türk insanıyım, ben de
bu ailelerden çıkmışım, dolayısıyla bana birşey verildiğinde
nasıl algılıyor ve kabul ediyorsam, o
insanlar da öyle algılıyor.
Ama tabi siz 17 yaşındaki bir delikanlıya ya da
16 yaşındaki bir genç kıza ayda 200 milyon verip radyo
programı yaptırırsanız, hayatında bir kere bile sevişmemiş
bir insan cinsellik ve sex üzerine internetten öğrendiği
şeyleri ukala ukala mikrafonda söylerse, bu işe
zarar veriyorlar demektir.
- Programlarınızda 50 milyonluk donlarınızdan
da bahsediyorsunuz. Bu gibi sözleriniz
belli göndermeler de içeriyor tabi...
Çok zor koşullarda varoşlarda yaşayan birisi ben
50 milyonluk donlarımdan bahsettiğimde tabi ki sevmez
beni ilk başta. Türk insanının zekası çok yüzeysel oduğu için
anlamıyor ve kızıyor. Ya sizi çok küstah olarak görüyor ya çok
lümpen buluyor, yani sınıflandırıyor.
Ama bunları aştığımız takdirde o göndermelerinizin yerine
ulaştığı noktaları da görebiliyorsunuz.
Akıllılar da yaşıyor nihayetinde, ulaşıyor onlara ama onlar
telefonla bağlanmıyor.
Türkiye'nin aile yapısı dedikleri yapıya ben hiç inanmıyor,
güvenmiyorum. RTÜK beni defalarca cezalandırdı bugüne
kadar. Türkiye'nin aile yapısına aykırı yayın yapıyorum ama
Türkiye'nin ahlak yapısı buysa ben çok ahlaklıyım. Tecavüze
uğrayan kızını mundar oldu diye döven baba, öbür yanda Gülben
Ergen'i alkışlıyor. O baba Türk aile yapısıysa ben o aile yapısını
baz alamam.
- RTÜK'le başınız belada. Bir "kuş" sorunu
olmuştu?..
Evet ilk o olayla başladı. Üç gün üstüste kapatma cezası aldık.
Bir gazetenin hayvanlardan bahseden pet dünyası adında bir bölüm
vardı, bende o haberi okudum yayında.
Eğer petshop'a gidip kuş almaya karar verirseniz diye adım adım
anlatıyor. Kuşu aldınız eve getirdiniz, size alışması için kuşu elinize
alın, sonra kuşu hafifçe okşayıp sevin, kuşun başını sevin falan
ötmüyorsa düzenli olarak her gün başını sevin ötmeye başlıyacaktır...
Tabi ki benim tarzım ama hayat budur ve hayat ironiler üzerine kuruludur.
Çok doğal birşey ve bende doğal olarak anlattım. Eğer bunu çok abartırsam
ve doğrudan bağlantı kurarsam, anlarım. Ama bunu yapmıyorsunuz. Bunu
kime söylesem aynı şeyler akla gelir. Benim koşullanmamdan ötürü değil, bu
insanların aynı terimlere gösterdiği tepkiler aynı.
- Programınızda ünlülere de göndermeler
yapıyorsunuz...
Çünkü bu ülkenin ünlüleri ne yazık ki motor! Türkiye'de
hatta dünyada ne yazık ki popüler kültür böyle. Türkiye genç nüfusu
çok fazla olan ve hiç okumayan, hiç eğitmeyen, eğitilmeyen bir genç
nüfus yetiştiren bir ülke. Bu ülkenin insanlarına, özellikle genç bayanlara
ya bu şekilde kazanacak ve şöhret olacaksınız ya da hayatınız boyunca vasat
bir insan olarak kalacaksınız deniyor. İnsanlar mesela konservatuar okuyor,
tiyatro eğitimi alıyor ama bu insanlar bakıyorlar ki bütün motorize takım dizilerde
oynuyor. Bütün TV yöneticileri onlara prim veriyor.
- Türkiye'yi dolaşıp stand-up gösterileri
yapıyorsun...
Dört yıl önce bir organizasyon şirketi aradı beni, stand-up gösterileri düşünüyorlarmış
benimle. Koskoca İzmir'de üç oyun yaptık. O gün bu gündür de devam ediyor.
Metinleri ben yazıyorum, tek başıma oynuyorum. Normalde bir stand-up ortalama
iki saatte biter ya, bazen seyirci çok hoşuma gidiyor, birbirimize laf atıyoruz falan, bir
bakıyorum üç saat beş dakikadır sahnedeyim. Bazen de hiç sevmiyorum seyirciyi, çok
kasan insanlarr oluyo, hadi yap bakalım ne bok yapacaksın der gibi bakıyorlar. Gülmemek
için kasıyorlar, damarları çatlayacak nerdeyse. İlk başta demoralize olurdum ama
şimdi geçiyorum dalgamı.
"MEMLEKETTE YETERİ KADAR SALAK VAR!"
- Programınza telefonla bağlananlar, konuşmalarınızdan onları aşağıladığınızı düşünüyor...
Memlekette yeteri kadar salak var zaten. Ben ona salak olduğunu anlatmalayım ki belki utanır,
dalga geçtğinde mahçup olur ve o salaklığını telafi eder. Ama adam gibi davranırsanız o ömür
boyu salak olduğunun farkına varamaz. Ben niye yayınımı bu salakla ya da salak sürüsüyle rezil
edeyim ki... Bir de beş para ödemiyor ki hani bir dekoder falan olur, ben de derim ki:
ulan bunlar benim ekmek param, iyi davranmalıyım. Yok öyle birşey. Bir de beğenmiyor, bana
küfrediyor. Senin keyfine göre yayın yapacak değilim ya!
- Peki Muzo'nun hiç mi yanlışı yok?
Benim de takıntılarım var, obsesif-kompulsif bozukluk var bende.
Çok titiz ve pimpirikliyim. Mesela gece yatıyoruz eşimle, birden aklıma geliyor, dönüp
"sen bugün ütü yaptın mı" diye soruyorum. Hayır dediği halde kalkıp bakıyorum ütüye.
Bu sefer arabayı kilitleyip kilitlemediğim kuşkusu düşüyor içime. Bahçeye iniyorum...
Geçen gün biri geldi ofisime, konuştuk ama ben adamın giyim tarzını, tipini beğenmedim.
O gidince hemen çağırdım bizim çocukları, burayı silin ne olur dedim.
- Herkes Muzo'yu tanıyor, biraz da Muzaffer Güsar'dan
bahsedelim...
Garip bir huyum var benim, insanları izlemesini çok seviyorum, kendi babamın
cenazesine bile gittim not tuttum. Mesela çoraba bak diyorum, ayıya bak beyaz
giymiş, bu benim arızamdan kaynaklanıyor.
Dört yıldır evliyim, bir yaşında çok güzel bir kızım var. İlerde bu mesleği bırakırsam
Brigittr Bardot gibi bir hayat yaşamak istiyorum.
Hayvanlara, özellikle köpeklere tapıyorumç. Bir köpeğim, Yunanistan'da bulduğumuz
kocaman bir kara kaplumbağam var.
Son olarak eve bir iguana almak istemiştik ama bir yere gezip tozmaya gittiğimizde
bırakacak kimse bulamadık.
Bu günlerde bir gazeteda yazı yazmayı çok arzu ediyorum, kafama koyduğumu da
yaparım. Magazine yönelik köşe yazıları tarzında olacak. Çok okunacağını düşünüyorum.
2004
Selen Çeliker
Haftalık

